Sen, sen benim Lethe’m
1. Bölüm
Bir Rüzgar Sürücüsü nedir?
Martılarla kaplı gri gökyüzünün altında, mırıldanan denize düşünceleriyle haykırıyordu adam.
Deniz hafifçe vuruyordu kıyıya. Huzur veren bir inilti gibi. Kayıp geri çekiliyordu ardından usulca. Canlı olsa diye düşündü adam. Deniz canlı olsa; gri, engin deniz, canlı olsa... Huzur mu verirdi yas mı? Cevabı bilmiyordu. Çünkü denize baktıkça duyguları değişiyordu. Huzur kıyıya vuran dalga gibi adamı kaplıyor ve ardından çekiliyordu, sıkıntı hakim oluyordu.
Adam bakmayı sürdürdü. Deniz davetkardı. Ürperticiliğinin ardında insanı çeken bir şeyler barındırıyordu. Adamı cezbeden bir şeyler...
Adamın umut dolu gözlerine hiçbir cevap vermeden, kayıtsızca dalgalarını kıyıya vurmaya devam etti. Canlı olsan, cevap verir miydin bana?
Soğuk bir rüzgar, soruya bir tepki gibi, bulutlardan indi ve adamın saçlarını dalgalandırarak esti. Denizden bir tabaka kopardı ve adamın üstüne minik damlalar halinde bıraktı. Adam kahverengi pelerinine sarıldı ve bir iç çekişle gri denize arkasını döndü.
Bulutların arkasında güneş tamamen kayboldu ve karanlık çökerken bir şarkının başlangıcı gibi yağmur dökülmeye başladı az az. Şarkı hızlanırken yağmur da asıl temposunu bulmuştu.
Adam şarkı söylüyordu. Şarkı donuktu, belirsiz, notasız. Hayat bir darağacıdır. Hayat bir darağacıdır. Ruhlarımızın barınağıdır.
Deniz arkada kalmıştı ve gecenin tedirgin karanlığında kara bir boşluk gibiydi. Adam beline kadar gelen otların arasında ilerliyordu. Yeşil, sarı otların. Rüzgarla sağa sola yatıyordu hepsi. Binlerce ruhun çılgın bir dansı dedi adam içinden.
Gece iyice çöktüğünde soğuk acı olmaya başladı. Karanlığın kardeşiydi soğuk. Karanlık inince soğuk da geliyordu. Adam düşündü ki karanlığın onlarca kardeşi vardı. Bunlardan hangisi iyi diye yargıladı. Gülerken artık iyiliğin hala varolup olmadığını düşünüyordu. Yağmur durdu.
Kamp ateşi çıtırdıyordu, uçsuz bucaksız ıssız diyarlarda tek ışıktı. Bilseydi öyle olduğunu, gururla gür gür yanardı. Ama öyle değildi, rüzgarın etkisiyle büzüşmüştü ve çalı çırpılar yanmadan önce bayağı direnmişlerdi.
Adam avladığı tavşanı kızartıp yedi. Çölden gelmişti. İlk defa güzel bir yemek bulmuştu, uzun zamandan beri ilk defa. Ardından yağan yağmurun oluşturduğu bir gölet bulmuş ve içebildiği kadar su içmişti. Kıvrıldı ve pelerinini üstüne örttü.
Bir süre simsiyah göğe bakarak bekledi. Rüzgarın sesi uğursuz bir tını oluşturmuştu. Kesik kesik esiyordu, bir ilahi gibiydi. Adam gözlerini kapadı.
Çöl kötü bir yerdi, adamın gittiği en kötü yerlerden. Yiyeceği sadece yılanlardı. Uzun, siyah, iğrenç yılanlar. Sabahları uyuyan, geceleri tıslayarak dolaşan ve çöl faresi avlarken adama saldırma hatasını yapan yılanlar. Pek çok kez susuzluktan öleceğini düşünmüştü. Üç su tulumunun hepsini de bitirmişti. Seraplar görüyordu. Bulanık görüntüler, en davetkar su havzalarından en günahkar görüntülere dek değişiyordu. Seraplarda su gördüğü zaman seviniyordu. Ama bu uyuşturucu gibiydi; önce tatmin olmuş oluyordu ama ardından susuzluğunun acısı daha da dayanılmaz oluyordu. Kahrediyordu onu.
Günlerce kum tepelerini aştı. Tümsekler acı çektiren yükseklikteydiler. Binlerce kez sonu büyük bir tatlı su gölüne giden ferah, yeşil tepecikler olarak düşledi bunları. Bir öğle vakti düşünün acı verici bir şekilde gerçeğe kaydığını fark etti. Altından tepeler yeşerdiler. Minik, beyaz çiçekler dağınıkça yeşilliklerin arasına serpiştirilmişti. Kelebekler bir tepeden diğerine uçuşuyorlardı. Güneş bile eskisi kadar yakıcı değildi.
Bacaklarındaki krampları hiçe sayarak düşe kalka koştu. Midesini bulandıran bir sevinç kapladı içini. Beyaz çiçeklerden kopardı bir tane. Sandığı kadar küçük değildi bunlar. İşaret parmağı kadardı. Çiçeği avcunun içine alarak son tepeyi de aştı.
Adam sarsıldı. Gözleri tiksintiyle kısıldı. Kafasını salladı. Benliğinin yavaşça çekildiğini hissetti, güneş kurutup ruhunu buharlaştırmıştı sanki. Elini yavaşça kaldırdı. Parmakları teker teker açıldı. Çiçek diye tuttuğu şeye baktı. Gözleri yaşlandı. Elleri boşaldı ve eğilip bükülmüş, kararmış kemik usulca kayıp tozlu havayı yararak kuma saplandı. Kafasını önündeki manzaraya çevirdi tekrar. Bilinçliğinin sonlarındaydı. Önünde uzanan, bir göl bulmayı umduğu yerde, kuma yarı yarıya gömülmüş, binlerce küçüklü büyüklü, gri, sarı ve kara renkli kemiklerin huzursuzca yattığı yere bakarken böğürüp kusuyordu. Sonra yığıldı ve kum tepesinden aşağı yuvarlandı.
Bilincini yitirmeden önce aklında bir serap, bir serap diye zayıfça bir savunma yapıyordu. Karanlığın bastırmasına engel olamadı.
***
Gözlerini açtığında gri gökyüzüyle karşılaştı. Gerindi ve doğruldu. Akşamki tavşandan ayırdıklarını soğuk soğuk yiyip kısa bir kahvaltı yaptı. Başı hafifçe ağrıyordu. Yağmur iyi gelmemişti. Ama ıslanmasına karşı çıkmamıştı ya da bundan kurtulmak istememişti. Yağmur. Çöldeki eksiklik. Saçlarının sırılsıklam olması, yanaklarından süzülen damlaların dudaklarını ıslatması, elbiselerinin sırtına yapışması, hepsine yabancıydı uzun süre. Ve hasret gidermenin verdiği keyifle, tadını çıkarttı.
Hışırdayarak salınan otların içinde ilerlemeye başladı yeniden. Uzun sopasından destek alıyordu. Geçit vermeyen otları dağıtıyordu. Bir ara tepe denemeyecek kadar alçak bir tümseğe rast geldi. Sopasını toprağa vurarak çıktı, pelerini rüzgara eşlik ederek arkasında savruluyordu.
Araziye sıkıntıyla baktı. Yüksek otlarla kaplı bir hapishaneydi adeta. Dört yön de birbirinin aynısı bir resimdi. Aynı manzara ufukları deliyor, devamlı gidiyor, devamlı uzanıyordu.
Deniz uzakta kalmıştı, otların arasından belirsizce parlıyordu ara sıra. Denizin yönünü kaybedebilirdi ilerledikçe ama o tarafta gökyüzündeki kara lekeler, kuş sürüleri, yavaş ilerleyen bir bulut gibi parça parça yer değiştiriyorlardı.
Çöl ne kadar zamanını almıştı? Aylar? Çöle girdiğinde yaz başıydı. Delicesine bir hareketti, yazın çölü aşmayı denemek... Çöle girdiğinde onu gören olsaydı çılgının teki olduğunu düşünürdü kesinlikle. Ama o bunu düşünmedi. Zorluklar göze alınmalıydı. Zorluklar aşılmalıydı.
Zaman gözetmeksizin. Ve başardı. Önceki zamanlardaki gibi...
Artık bu ova vardı. Çölden iyiydi kesinlikle. Yiyecek ve su bulabiliyordu. Ama bir uğursuzluk hissi vardı içinde. Uzun otlar bir şeyin saklayıcısı gibiydiler. Burası ne kadar sürecekti? Bütün kış?
Başını önüne eğip yürümeye devam etti. Tümsekten indi ve tekrar otların arasına daldı. Bu araziyi aşmanın süresi onun için fark etmeyecekti. Bir kış sürsün, isterse daha uzun... Zamanın içinde bir yolucuyum ben, diye düşündü. Zaman beni etkilemeyecek o yüzden. Yol elbet bitecek.
Gri bulutlar kıpırdanıp rüzgar ara sıra uğuldarken adam bir şarkı söylemeye başladı. Şarkı dinlemeyi çok severdi. Uzun zaman önceydi. Artık sadece söylüyordu. Kendi sesinden başka sesle söylenen bir şarkı duymamıştı yıllar boyunca. Hatırlayamıyordu. Şarkılar vardı; uzun, güzel, melodik şarkılar. Değişik çalgı aletleriyle çalınan müzikler. Alçalan ve yükselen ritimler. Hayal gücünü zorlayan sözler vardı. Ama hatırlayamıyordu.
Şarkı çölle ilgiliydi. Önceki gün yağmur yağarken aklına gelmişti bir anda. Hayat çölde yanan kum gibidir. Ve yağmur başlar. Çöle yağmur düşer. Çöl yağmuru beni değiştirir, kumu değiştirir. Hayatı değiştirir...
Ardından sustu ve ilerlemesine sessizce devam etti. Aklına hücum eden hatıralar bir kalkanla savuşturuluyordular. Üzgündü bunun için. Pek az şeye üzülürdü. Şarkının da gerçekten öyle olmadığını biliyordu...
Bulutlar gökyüzünü şimşeklerle aydınlattılar. Göğe baktı ve grinin koyulaştığını, neredeyse kara bir renge dönüştüğünü gördü. Kendi kendine kızdı, dalgındı. Fırtınayı hızlanan ve süreklileşen rüzgardan anlamalıydı. Şimşekler oynaşmaya devam ederken sırt çantasından şalını çıkarıp boynuna sardı. Burnunun yarısına kadar çekti, üçgenimsi amiral şapkasına destek yaptı.
Aylardır duyduğu ilk gök gürültüsü sesiyle yağmur başladı. Adam giysilerinin içine sindi. Yağmur önceki gün ki gibi hoş gelmemişti bu sefer. Doğa iki yüzlüdür diye düşündü. Otlar yerlere kadar eğilmişlerdi, sanki adama saygı gösterip geçmesi için yol açıyorlardı. Bir ara arkasına baktı, denizin olduğu yöne. Gökyüzü kapkaraydı orada. Ölüm bulutları akbabalar gibi tünemişti. Rüzgarın hızıyla olduğu yere kayıyorlardı, onu yutmak için geliyorlardı. Gök gürültüleriyle çalkanan koca diyarda gezinen tek canlı olduğu fark etti. Şiddetlenen fırtınaya direnen tek canlı. Bir süre için bunun garip keyfini çıkardı ve ardından sığınabileceği bir çukur bulup sindi. Kıvrıldı ve pelerinini üstüne siper etti.
Kara bulutlar süzülerek geldiler. Gök gürültüleri attıkları kahkahalardı. Yağmur ve rüzgar birleşip yeryüzünü öfkelice dövdüler. Issız arazi fırtınanın etkisi altındaydı ve çaresizce uzun süre de öyle kaldı.
Gece çöktüğünde adamın beklediği gibi fırtına daha da şiddetlendi. Üstüne örttüğü pelerin suya daldırılmış bir havlu gibi olmuştu. Adam mezar taşından yapılmış bir küvetin içindeydi adeta. Çukur suyla dolmaya başlamıştı. Biraz kıpırdanıp konumunu değiştirdi ve eğri çukurun yüksek kenarına yuvarlandı. Su henüz bu kadar yükseğe çıkmamıştı.
Adam fırtınanın bittiğini, sabah olup içini ısıtacak güneşin doğduğunu hayal ederek bekledi. Ne rüzgar azaldı ne yağmur. Su yükselince ilerlemesi gerektiğini biliyordu. Gece yarısından sonra çukuru terk etti ve fırtınanın içinde yalnız ve çaresiz olarak yeni bir korunak aradı.
Eskisinden daha korunaklı bir hendek buldu. Gözleri karanlıkta iyi görüyordu, öyle olması gerekirdi. Hendeğin içine doğru bir kısım bozulmuş, üstü kapalı bir girinti oluşmuştu. Burası onu yağmurdan koruyan yegane yer olacaktı. Oranın içine sindi ve dizlerini karnına çekerek oturdu. Sabaha karşı ayaz bastırdı ve dişleri takırdarken aklına bir fikir geldi. Sığındığı toprağı elleriyle kazacaktı ve orayı genişletecekti. Bir ateş yakmalık yer açacaktı. Sonra kafasının hemen üstündeki toprak parçasına baktı. Alt tarafı kazarak onu çökeltebilirdi. Fikirden caydı. “Donacağım” dedi çatal çatal bir sesle. “Donacağım.”
Sabah olduğunda adam kazdığı yerde yanan zayıf ateşin hemen önünde, üstündeki siperinin onu koruma sınırının dibinde kıvrılmış, kayıtsızca uyuyordu. Sopasını üstündeki toprak parçasına destek olarak dayamıştı. Pek bir işe yaramaz, çökeceği varsa çökecek. Yine de bu küçük önlemi almıştı.
Uyandığında hala titriyordu. Ateş sönmüştü, tüten dumanların yitmesi ona kendi durumunu yansıtıyordu. Gücü yitiyordu. Çok fazla fırtına atlatmıştı ama pek azı onu bu kadar hazırlıksız yakalamıştı. Değişiyorum diye düşündü. Dünya gibi.
Rüzgar hızla estikçe yağmur savruluyordu. Bulutlar aynı siyahlıktaydılar ve gökyüzünü mesken tutmuşa benziyorlardı. Fırtına devam edecekti. Ateşi canlandırdı ve büyük ölçüde kurumuş pelerinini üstüne sardı. Titremesi yavaş yavaş geçerken, fırtınanın devam edeceğini bilmekteydi.
Fırtına, onu çaresiz bırakıp perişan ederek üç gün daha sürdü. Şiddetinden acımasızca, hiçbir şey kaybetmeden tüm diyara nefretini kustu. Adam oradan asla çıkmadı. Yiyecek bulamayacağını biliyordu; tüm hayvanlar yuvalarına sinmişlerdi. Üç gün boyunca midesine giden tek şey su oldu. Su. İstemediği kadar su. Çölün kavurucu güneşine bırakmak istedi kendini, çölü tercih etti. Ardından geri dönmek istedi, geri döndüğünde fırtına bitmiş olsun istedi.
İki büklüm olarak kah fırtınayı seyretti kah garip düşler gördü. Mezarına yerleştirilmiş bir cesede benziyordu. Rüyalarında yoğun bir sis görüyordu. Gri bir sis. Sisin içinde bir yerde sarı bir ışık parlıyordu. Ürpertici, gizemli ve sıcak. Bir fenerden yayılıyordu sanki. Donuk bir ses bir şarkı mırıldanıyordu. Ses ağlıyordu sanki. Acı verecek kadar güzeldi ve deli edecek kadar tehlikeliydi. Sonsuz merdivenler, yol gösteren ışık. Bir zamanlar sıcak olan şimdi iliklere işleyecek kadar soğuk... Bir zamanlar iyileştirecek olan tedavi artık içimi parçalayacak kadar zehirli...
Gözlerini açıyordu ve bu sözleri önceden duyup duymadığını düşünüyordu. Düşünceler oynaşıyordu aklında, yetersiz kalan görüntüler gidip geliyordu. Deja vu. Bir deja vu bunlar diyordu. Bunlara mahkumdu. Yaşayıp yaşamadığını bilmediği olaylar aklını daima kırbaçlayacaktı.
Fırtına başladığının dördüncü gününün sabahında geldiği anilikle yitti. Kara bulutlar seyrekleşip açıldılar. Yağmur tükendi. Rüzgar devam ediyordu ama artık ısırmıyordu ya da yağmuru gerip bir ok gibi fırlatmıyordu.
Bacaklarındaki uyuşukluğun geçmesi için uzun süre bekledi. Sonra yalpalayarak dizlerinin üzerine oturdu ve bir süre bekleyip girintiden çıktı. Sopasını –bir asa demek daha doğru olurdu aslında- alır almaz toprak kayarak çöktü. Gülerken gözleri tüm perişanlığına rağmen zevkle kısıldı.
Hendekten sürünerek çıktı. Bacaklarını zorladı ve ayağa kalktı. Bulutların arasından çıkmakta olan güneşe tuhaf duygular içinde bakarken kahverengi pelerini arkasında dalgalanmaktaydı.
Hemen yiyecek bulmayı ummuyordu. Hayvanların inlerinden çıkmaları zaman alacaktı. Yavaşça, yaşlı bir adammış gibi sopasından büyük destekler alarak iki büklüm yürüdü. Bacakları açıldıkça dikleşti ve sopasından daha az destek almaya başladı.
Bulutlar tamamen yittiler. Güneş pek ısıtmıyordu ama içine mutluluk saldı. Derin bir nefes aldı ve gülümseyerek bıraktı. Bu fırtınayı da yenmişti. Deniz tarafında uçuşan kuşlara bakmaktaydı...
Güneş tepeye vurduğunda uzaklarda, hiç değişmeyen uzun ot görüntülerinin arasında kıpırtılar gördü. Gözleri yollara alışmıştı. Üç siluet gördü. Kendisini görüp görmediklerinden emin değildi. Onlara doğru yöneldi. Aylardan beri insan yüzü görmemişti. Burada ne aradıklarını, tehlikeli olup olamayacaklarını kendi kendine sorgulamadan otları yararak bulundukları yere yol açtı.
İki adam ve bir kadındı bunlar. Görünüşlerinden köylüye benziyorlardı. Adamların elbiseleri kirli gömlekler ve pantolondan ibaretti. Ellerinde tırpanlar vardı. Kadın uzunca bir elbise giymişti. Orağının ışıltısı kir içindeki yüzüne vurmuştu.
Adam yaklaştı. Şalını burnunun üstüne çekip yüzünü saklamıştı. Üçlüye doğru giderken midesi bulanıyordu. Açlıktan bayılmak üzereydi. Belki bu yabancılar yardımsever insanlardı, belki ona yiyecek bile verirlerdi...
Tam konuşmaya yeltendiğinde üçlü, adamın üstüne doğru koşmaya başladı. Ellerindekileri havada sallıyorlardı. Saldırıyorlar diye düşündü.
Şapkasından sıyrılıp alnına düşmüş bir tutam saç yüzünden gözükmeyen gözleri, kızıl kızıl parladı. Tek eliyle tuttuğu sopasına ayağının dışıyla bir tekme savurdu. Sopa havalandı, havada döndü ve yatay olarak düştü. Adam sopayı bel hizasına gelince iki eliyle tuttu ve tam önünde tırpanını saplamak için kaldırmış saldırganın karnına gömdü. Köylü iki büklüm oldu. Adam sopanın ucunu geri çekti ve sopanın arka kısmını aşağı savurdu. Havalanan uç kısım köylünün yüzünde patladı. Bir çatırdama sesi duyuldu ve kırılan burundan kanlar fışkırdı. Darbeyi yiyen adam geriye doğru uçtu.
Kahverengi pelerin adamın omuzlarından süzülüp yere düştü. Adamın koyu kahverengi deri gömleğinin yakası yukarı doğru kalkmıştı. Siyah bol pantolonuna sıçrayan kanı silkeledi ve kendisine gelmekte olan adamla kadına koştu.
Tırpan uzun sopayla bütünleşti. O an kadın orağını savurdu ama adam çevikti. Eğildi ve orak şapkasının üstünden geçerken kadının karnına tek eliyle yumruğu gömdü. Hızla kalkerken tırpana dayanmış sopasını çekti ve arka kısmıyla kadının omzuna vurdu. Sopayı inanılmaz bir çeviklikle çevirdi ve ucuyla adamın inen tırpanını durdurdu. Saldırganlar bir an için tereddüt içinde gerilediler. Bunu pahalıya ödediler. Adam bu duraklamadan yararlanarak sopasını önünde tutarak zıpladı. Sopa kavis çizerek adamın ayakları yere inmeden kadının alnıyla bütünleşti. Acı bir çığlık duyuldu. Çığlık olmasaydı hem saldırgan hem de adam kemiğin çatlama sesini duyabileceklerdi. Kadın geriye yuvarlandı.
Zıplama bittiğinde adamın yüzünü örten şal kayıp düştü, gözlerini perdeleyen saçlar dağıldı. Saldırganın nefesi kesildi. Adamın kızıl gözlerine bakarken kendi gözleri korkuyla açıldı.
“Şeytan” diye bağırdı. “Kardeşler, şeytan! Rahibe lanet olsun! Bu şeytan!”
Yüzünde patlayan sopanın sesiyle kesildi ve bayılıp adamın ayaklarının dibine yığıldı.
Adam peleriniyle şalını yerden aldı. Derin derin nefes aldı ve birkaç metre ilerleyip yığıldı. Karanlık, çöldeki bayılmasında engel olamadığı gibi, yeniden hakim olan yegane şeydi.
2. Bölüm
Biri şarkı söylüyordu. Donuk bir rüzgarı sürüyordu ses. Bir mırıltı, bir yakarış. Kat be kat beyaz perdelerin ardından geliyordu. Aklında saklanan diğer şarkıların aksine bunu söyleyen bir kadındı. Hendekte gördüğü rüyadaki ses ile aynıydı. Ses ona özlemi hatırlatıyordu. Hüznü, pişmanlığı, gözyaşını. Müziğin soğukluğuna rağmen içini gizemlice kıpır kıpır ediyordu. Ona ulaşma isteği büyüyordu. Yola çıkıyordu sanki, aklının karanlık köşelerine bir fener tutması gibi. Ardından korkuyordu. Karanlıkların içinde fener ya sönerse? O zaman geri dönemezdi. Arada kalmak işkenceydi. Tatlı bir işkence. Şarkıyı dinledi.
Uzaktan geliyordu. Ama o kadar iyi duyuyordu ki... Kelimeler bulanıktı. Ama ne ifade ettiğini biliyordu. Bundan emindi. Hatıraların kıvılcımları... Acıdır onlar, kelepçedir, kırbaçtır...
Etrafına bakmayı akıl etti. O baktıkça görüntüler oluştu. O an yapılan bir resim gibi renkler aktı ve şekillice donuklaştılar. Gökyüzü griydi. Acı bir yağmur rüzgarsız havada dökülüyordu. Yavaşça düşüyordu, şarkıyı rahatsız etmeden. Gökyüzü ağlıyordu... Ovalar, yeşillikler... Hepsi o baktıkça şekillenip oluştu. Engin yeşilliğin ortasında bir adadaydı. Gri taşlardan oluşmuş bir adada. Koca dikdörtgen zeminin etrafı yuvarlak sütunlarla çevrilmişti. Kimi gri gökyüzüne uzanmış kimiyse bükülüp kırılmış. Şarkının donuk ezgileriyle kavuşmuş, boğuk bir huzuru barındıran havada, donukluğun sembolüydü burası. Deja vu. Şimşekler çaktıkça hatıralar geldi gözünün önüne. Anlamsızlardı çıplak gözlerine, ama geçmişinin simgeleriydiler. Anlam veremese de ürperdi ve içine bir panik düştü. Şimşekler taştan meydanda birkaç görüntü daha gösterdikten sonra yittiler.
İleride daha önceden olmayan bir kadın, kırılmış bir sütunun üzerinde oturuyordu. Arkası dönüktü. Sarımsı saçları incecik, yarı transparan giysisinin sırt kısmına dökülmüşlerdi. Yağmur tatlıca şapırdıyordu kadının üzerinde. Şarkıyı o söylüyordu. Ağlıyordu.
Kadına doğru koşarken sesler duydu. Gözleri yaşardı. Tüm görüntü kararıp yok olurken duyduğu sesler hala kulaklarında yankılanıyordu. “Beni affet... Beni affet...”
Ses kendisine aitti.
***
“Sakin ol, güvendesin.”
Güven sözcüğü bu durum için çok basit ve yetersizdi. Gözlerini açmaya çalıştıkça ağır bir ışık bunu engelliyordu. Bir yatakta yatıyordu. Yatak ne yumuşak ne sertti. Yine de ağrıyan bedenini incitmemiş, ona iyi bakmıştı.
Adam doğrulmaya çalıştı. Bedeni itaat etmedi. Zorlamadı. Güven sözcüğü ıssızlığın ortasında, yabancı biri tarafından söylendiğinde çok da sıcak gelmiyordu ama yıllarla gelişmiş hisleri ve onlarca tehlikeden önce adamı uyaran kasları hiçbir tehdit hissetmiyordu. Kendini bıraktı. Ne olmuştu? Nasıl oldu da buraya gelmişti? Ve olaylar aklında kaba hatlarıyla canlandılar. Deniz... Uçsuz bucaksız otluk... Sonsuz gözüken fırtına... En son belli belirsiz bir dövüşü anımsadı, birkaç köylü görünümlü saldırganı sopasıyla yere serişi canlandı gözlerinde. Ardından karanlık...
Bayılmıştı. Bunları hatırlarken açlığı geldi aklına. Köylülerin yanına yemek bulma umuduyla gidişi... Dövüş. Sopasını acımasızca kullanışı başını sızlattı. Gözlerini açmaya tekrardan çabalarken karnının hiçte aç olmadığını fark etti.
“Kendini zorlama, güvendesin.”
Bir düşteydi. Ayılamamıştı. Ne olabilirdi ki başka? Sonsuz ve ıssız manzaranın ortasında bayılmıştı. Yardımın tanınmadığı diyarlarda... Hala baygındı. Otlara gömülmüş yatıyordu. Düş biter... Ve gözlerini açarsın. Düş bitmedi. O zaman, diye düşündü, öldüm ben. Öldüm...
“İki günden beri yüksek ateş içinde komadaydın. Fırtınanın başlangıcından yedi gün geçti. Korkma, güvendesin.”
Sözler ölümle bağdaştırılmayacak kadar gerçekti. Ve ikinci bir sesle ona sesleniyorlardı. İşte, ölmedin sen. Peki vücudu niye bu kadar ağırdı? Kasları ve kemikleri... Gözlerini bile açamıyordu. Ve ses uzaktan geliyordu sanki. Rüyalarında gördüğü, ışıkla parlayan sisin içinden gelen ses gibi. Fırtına dört gün sürdü ve ben komada iki gün kaldıysam nasıl yedi gün oluyor? Güvendesin. Ses yankılanarak derin bir uçuruma düştü. Kasları seyirdi. Lanet olsun, güvende değilim!
“Seni üç köylüyü komaya soktuğunun ertesi günü bulduk.”
Güvendesin sesi düştüğü uçurumdan hızlı bir rüzgarla geri çekildi. Bir düşte olmadığına emindi artık. Göğsünün terden sırılsıklam olması nedeniyle üstüne yapışan yorgan destekledi bunu. Neredeyim ben demek istedi ama suskunluğu galip geldi. Elbiselerinin olmadığını fark etti; üst kısmı çıplaktı, altında ise ince bir pantolon vardı. Duyuları yavaş yavaş sağlamlaşıyordu. Çıtırdayarak yanan şöminenin sesini duydu. Rüzgarın pencereleri tıkırdattığını işitti.
“Vücudun ağır bir soğuk algınlığına yenik düşmüş. Bu açlıkla birleşince dayanmak olanaksız olur. Neyse ki şifalı otlarım var. Seni, ben ve şifalı otlarım iyi etti. Ama artık şifalı otlar yararsız. Koma geçti ve kendini bulman senin elinde. Dinlen. Konuşacağız. Bunun için... Bol zamanımız olacak...”
Kapı kapandı ve şöminenin çıtlaşan sesi boğuklaştı. İnce bir yağmur süzülüp rüzgarla dans ederken adam uykuya daldı.
***
Güven... Düşlerinde karanlık gölgelerden yüzünü gösterip sonra sırıtarak tekrar gölgelere gömülen sözcük... Adamın emin olamadığı, çaresizce inanması gereken şey: güvendesin. Güneş her zaman doğar ve gölgeler, ardına saklananlarını açıkta bırakarak silinir. Düşlerinin ağır bağlarından kopup yaşama doğru sıyrıldığında iki düşünce aklını bulandırıyordu: uyurken öldürülecek miyim ya da gerçekten de güvende miyim?
Güven... Düşlerinde koyu mavi bir denizi andıran sözcük... Boğulacak mıyım yoksa su gerçekten sığ mı? Görmediği bir insanın güvendesin sözüne inanmak... Çaresizce boyun eğmekten başka bir seçeneği var mıydı ki? Komasının düşlerine mide bulantıları içinde kendini bırakırken her şeyi boş verdi. Uykusu rüyasızlaşırken hislerin olmadığı bir denizdeydi.
Gece çöktü. Adam hala uyuyordu. Gece sabaha kaydı. Yağmursuz gök hafifçe gürlerken adam uyandı. Kıpırdandı ve gözlerini açtı. Gözler... Hiçbir insanın sahip olamayacağı gözler...
Görüntüsü bulanıktı. Başı zonkluyordu ve midesi şiddetlice bulanıyordu. Sonra üşüdüğünü fark etti. Çok üşüyordu, titremekten bacakları birbirine çarpıyordu neredeyse. Soğuk havada yağmur altında saatlerce kalmış bir insanın titremesi gibiydi. Acı acı, kendinin de öyle olduğunu düşündü. Ama fırtınadan uzun zaman geçmişti. İlk defa bu kadar kötü hastalandığını düşündü. En azından soğuk algınlığı tarafından ilk defa bu kadar kötü etkilenmişti. Birkaç saniye sonra görüntüsü netleşti.
Küçük bir odadaydı. Koyu kahverengi tahtalarla çevrelenmişti oda. Kasvetli gözüktü adama. Birkaç dolap vardı. Hepsi kitap ve çeşitli eşyalarla doluydu. Yatağının hemen yanında eğri büğrü bir sandalyenin üzerinde ağır yorganlar katlanmıştı. Bunlara uzandı. Vücudu yerinde değildi sanki. Ruhu aşağıdaydı ama vücudu havada yüzüyordu. “Ağır soğuk algınlığından sonra bu normal” dedi kendi kendine. Yavaşça, vücudundaki her kemiğin ağrısını hissederek yorganları aldı ve üstüne örttü. Hiçbir sıcaklık farkı olmadı. Bir süre sonra diye düşündü. Yerdeki tepsiyi gördü. Birkaç dilim ekmek ve daha önceden görmediği bir yemek vardı tepside. Bir bardak su da unutulmamıştı. Bunlara bakmak mide bulantısını fazlalaştırdı. Midesi boş ve büzüşmüştü. Ama kusmak istiyordu yine de. Çıkarma ihtiyacı vardı. Sudan bir yudum alıp ağzını ıslattı. Yatıp diğer tarafına döndü ve yorganları başına kadar çekti.
Bu kısımdaki pencereye bakarak, hipnoz olmuşçasına gözleri kapandı ve oda hafif, bir vızıltıya benzer kırmızı ışıktan arınırken adam tekrar uyudu.
***
“Kaleyi bilir misin?” diye sordu bulanık bir ses. Yankılanıyordu.
“Evet, kale... Kaleyi bilirim. Orada. Hep oradaydı.” Kendi sesiyle cevap verildi. Masumdu ses, küçük bir çocuğa ait...
“Oraya yaklaşabilir misin? Surlarının gölgelerinde dolaşabilir misin?” Bu ses de küçük bir çocuğa aitti. Ama uğursuzdu, düzenbazlık doluydu. Güven sözcüğünü tanımadığı birisinden duyması gibi.
“Soğuk... Orada çok üşüyorum. Gölgeler soğuk. Gri surlar soğuk. Mazgallar, kulelerin pencereleri... Orası soğuk. Gitmek istemiyorum.” Ses ürkmüştü, yakarışlaşıyordu yavaş yavaş.
“Haklısın, orada soğuk vardır. Bir lanettir. Kale bir hapishanedir. Işıklar hapis edilir orada, gölgeler hüküm sürer. Ama bak! Nasıl davetkar... Bir günah gibi. Bunu kimse inkar edemez. Orası bizim evimiz. Evimiz. Bizler de lanetiz. Evimize gidelim. Evimize gidelim. Evimize gi...”
“Hayır!” Ses boğuklaştı, hıçkırıklar duyuldu. “İstemiyorum... Lanet değilim ben. Ölüm alsın o kaleyi! İstemiyorum, oraya gitmeyeceğim! Ölüm alsın ora...”
“Sen lanetsin. Lanetin kalbisin. Rüzgarların efendileri söyledi bunu bana. Onlar rüzgarları sürer. Bilir misin?” Ses kalınlaştı, acımasızca çocuk kalıbını yırtıp attı ve iğrenç, yankılanan, böğürtü gibi bir sese benzedi. “Kaçamazsın. Kale evimiz. Evin. Kaçmak işe yaramaz. Elbet bir Rüzgar çıkacak... Çaresizce, çığlık çığlığa o kaleye savrulacaksın. Rüzgarlar taşıyacak seni. Lanetin pis bir koku gibi gittiğin yerlere yayılacak. Ve savrulacaksın... Kaleye, evine... Kalede seni bekleyen şeyi biliyorsun...”
“Öyle olsun... Kader peşimdeyse yakalanmamak için her şeyi yapacağım. Benim ne olduğumu biliyorsun.” Artık kendi sesi de çocukluktan çıkmıştı. Temiz, sert, kararlı bir tondu bu. “Kaderi şaşırtacağım, ona yakalanmayacağım ve işte o zaman bir isyankar olacağım! Bu asla kötü olmayacak çünkü umudu bulacağım! Kader istemese de.”
Ve yollar aktı. Siyah, beyaz, kırmızı, mavi, yeşil parıltılı yollar. Hepsi adamın önünde aktı. Adam hareket etmediği halde hepsini aştı. Rüzgarlar eserken “Kaderi şaşırtacağım.” diyordu.
***
Uyandıktan sonra dakikalarca bu düşünü düşündü. Kendini daha iyi hissetmesinin verdiği güçle yatakta kıpırdanıyor, acı görüntülerden kaçmak istermişçesine dönüp duruyordu. Çürüyen geçmişinde herhangi bir kale hatırlamıyordu. Kale yoktu, hiç olmamıştı. Orada, hep oradaydı sözleri ne kadar emin ve gerçekçi söylenmişti halbuki. Rüyadaki çocuk... Kimdi o? Şeytanın hizmetkarıydı o, arkadaşı olamazdı. Tam tersi de olabilirdi. En yakın arkadaşıydı belki de. Kale bile varolabilirdi. Soğukluğun kalesi, uğursuzluğun kalesi. Düşlerdeki evi.
Kaçıyordu. Ölçüsüz yolları aşıyordu. Gerçekte kaçmıyordu aslında. Unuttuğu geçmişini harcadığı, hayatının özünü adadığı bir amaç için yollardaydı. Bir arayıştı onun öyküsü. Buna kale mi neden olmuştu? Gri gökyüzüne sayısız kuleden pençeleriyle uzanan, dar pencerelerinden loş ışıkları akıtan kaleden mi kaçıyordu, kale yüzünden mi bu yolculuğa çıkmıştı?
Gözlerini açıp fark edilemeyecek kadar az olan kırmızı ışık odaya yayılırken hafifçe gülümsedi. Bu bir damga, ne olduğumuzu insanlara göstermek için ve asla farklı olduğumuzu unutmamamız için. Doğuştan gelen bir lütuf. Kader ellerimizi bağlandığında, doğuştan önce gelen bir meleğin yüzümüze üflediği nefes. Düşünceleri alay doluydu. Kendi kendine gülüyorlardı.
Yerden tepsiyi aldı ve ne sunulmuşsa hepsini yedi. Kalkmak istemedi. Umudu kırılmıştı. Umudunun kırıldığı ender zamanlardan biriydi. Bu konuda onu en çok etkileyen şey sebebin ne uzun yollar, ne yollardaki tehlikeler, ne sonsuzluk duygusu, ne de aldığı yaralar olmasıydı. Bu umutsuzluk, sebebin düşlerde yatıyor olmasındaydı; geçmişini simgeleyen, bir palyaço kadar yalancı ve hayat kadar doğru olan, aynaya benzeyen düşlerde.
Yollara düşüş sebebini, silik hayatını adadığı, kaderinin takibini bitirecek ve değişen dünyasının kapılarını birbirine bağlayacak şeyi bulacağına dair umudunun kırılması, onu bu yoldan caydırmasa da, yitik duygularını ve kalbini incitiyordu. Sayısız yıllar... Sayısız diyarlarda eşlik etti bana. Ve hatıralar. Benim parçalanmış hatıralarım da benimleydi hep. İşkence ve umut için. Onu bulma şansım var mı? Yıllardan beri hiçbir işaret almadım yaklaştığıma dair. Belki kayıp bir yolcuyum artık. Rüzgarsız bir yolcu. Hayal kırıklığı mı yağacak bu sönük gökten?
Düşüncüleri buruktu. Ağır bir yorgunluk ve bezginlik saldılar üstüne. Bir yolcu için değildi bunlar. Umudu kırılmamalıydı. Ama kötü düşüncülerin esaretinden kurtulamadı.
Yağan hayal kırıklığıysa... Yolcunun ayak izleri silinir tüm yol boyunca. Ve bir hiç kalır.
Gözlerini kapadı, bakmak istemedi daha fazla. Gözlerinin kapanmasıyla silinmek istedi, içe doğru çekilmek. Tüm olanları arkada bırakmak, dünyadan silinmek, havaya karışmak. Amacını boş vermek... Bunu yapabilir miydi? İçe doğru büyük bir heyecanla çekilirken hayır diye düşünüyordu ama artık çok geçti; dileği gerçekleşmişti.
Bir şahin ve ya kartal gibi, inanılmaz bir hızla pikeye daldı. Yoğun gri sisi geçti. Sessiz gökyüzündeki yağmur bulutlarına çaresizce karıştı. Düş olduğunu bilse de heyecanlanmamak mümkün değildi. Saçları yüzüne çarpan rüzgarla uçuşuyor, kalbi dışarı fırlayacakmışçasına çarpıyordu. Kan suratına hücum ediyordu, gözlerindeki kızıl ışıltıyı yoğunlaştırarak adamın suratını kıpkırmızı yapıyordu. Nerede olduğunu bilmiyordu, ne olduğunu, ne olacağını. Giderek hızlandı, hızlandı ve vücudunun koptuğunu, sadece bir kafa olarak düştüğünü sandı. Bulutların dağılması o kadar aniydi ki yere çarpacağını sandı.
Uğursuz bir griliğe bürünmüş denizin üstünde tüm fizik kurallarını ihlal ederek onca hızdan bir an içinde arınarak yavaşça ve görkemlice süzülürken kafasının içinde çanlar çalıyordu. İnanılmaz bir duyguydu bu. Heyecanı arttı ve tüm yılgınlığı yok olurken çılgınca bir sevinç duydu. Yıllardan beri göremediği işaretlerden biri olan bu olayı tüm benliğiyle özümseyip kabul etti.
Sakin denize yağmur düşüyordu. İşaretin muhtevası buydu. Umudunun kırıldığı bu anda, eski dinlerde sözü edilen Mesihler gibi gelmişti işaret. Kurtarıcı... Deniz... Gri denizi bir hafta önce görmüştü. Yolculuğunun bir dönüm noktasında olduğunu duyumsadı.
Sadece düşlerinde sürdüğü rüzgarlar kesildiler ve adam gözlerini açtığında sonsuz deniz yerine önceden bulunduğu kasvetli odaya bakmaktaydı.
İşaret... Gökyüzünden indi. Denizden yükseldi. Hava oldu, soludu. Çölde bulduğu su kuyusu... Fırtınada sindiği korunak... Yolcunun durağı... Amacına çıkarken çıktığı bir basamak... Yoldaki yön levhası...
Zihninde şimşekler çaktı. Çalkantılı, çıldırmış dalgalar adamın karanlık geçmişini salladılar. Arayışımın ne zaman geleceği belli olmayan sonuna bir adım daha yaklaştım. Ama... Yollara neden çıktım? Hayır, bunu biliyorum... Beni o nedene ne itti, olmalı... Kale... O varoldu mu? Son beni kurtaracak mı?
Vahşi bir şarkının küçük bir parçasını duydu. Sert davul seslerinin şaşırtıcı grotesk melodisinin arasından başka bir çalgı aletinin dünya dışı sesi çığlıklar atıyordu.
Kederin toplayıcısı...
Kederin bahçıvanı...
Sözler bunlardan ibaretti. Bir deja vu kadar ani olarak yitti şarkı. Geçmişinde duyduğunu hissetti şarkıyı. Çok netti, kendinin uydurması imkansızdı. Her şarkıdaki o çılgın müzikler de neyin nesiydi? Bu dünyaya ait değil miyim yoksa ben? Boyutlarda sürüklenen bir zavallıyım belki de.
Uzun yolculukları sırasında sakin gecelerde parıldayan gökyüzüne bakar ve başka evrenlerin varolup olmadığını düşünürdü. Yıldızlar gizemli gelirdi ona, gerçekleri saklarlardı sanki ve ışıkları sinsi gülücükler gibiydi. Oldukça etkilerlerdi onu. Çünkü, diğer evrenlerin varlığını düşünürken, yıldızları kardeşleri olarak düşlerdi. Bu ironi dolu benimseyişin nedeni yıldızların tüm evrene yabancılığı gibi, kendinin de geçmişine ve etrafına yabancı olmasıydı.
Ağır yorganların içinde ters tarafa döndü ve pencereden dışarı baktı. Vücudunun sızlamadığını ve havada yüzermiş gibi olmadığını hareket ederken fark etti. Çok yakında iyi olacaktı. Hasta olmak her insana bahşedilen acı bir hediyeydi ama adam buna kızdı. Hasta olmamalıydım. Fırtınaya hazırlıksız yakalanmamalıydım. Zayıflığımın göstergesi bunlar.
Gökyüzü kararsızdı. Güneş birkaç kere bulutlar arasından zayıfça parlamıştı ama şimdi adam ondan eser göremiyordu. Bir uğursuzluk hissi yaydı içine bu. Güneşi uzun süre göremeyeceğini anladı. Bunu göğün renginden ya da esen rüzgarın şiddetinden anlamamıştı. Sadece biliyordu. Bir sezi gibi içine düştü. İnsanın karnı acıktığında yemek yemesi gerektiğini bildiği gibi oluşmuştu sezisi. Biliyordu. Yollar öğretmişti bunu adama. Yollar yapmıştı önsezileri adamın doğal birer parçası. Güneşin yanıp yok olan ışıkları sinyaldi, veda el sallayışı.
Güneş son kez bulutların arasından bir ışık huzmesi gönderirken adam ifadesizce baktı, ışınlar gözleriyle buluştu ve iki göz de kızıl kızıl yandı. Git dedi adam içinden. Güneşin son yakarışları da havada eridi, her yere kasvetli bir grilik çökerken adam kızıl gözleriyle göğe doğru ifadesizce bakmaktaydı.
Odadaki kahverengi mobilyalar güneşin gitmesiyle iyice somurtur oldular. Adam kitaplara baktı. Dışlarında hiçbir şey yazmıyordu. Kırmızı, gri, siyah, kahverengi ciltler yazısız olarak kaplanmış ve renklerden birer buket olarak dizilmişti. Kalktıktan sonra bir ara bunları incelemeye karar verdi.
Ev sahibi hakkında hala bir şey düşünmüyordu. Sadece sesini duymuştu, o da donuk bir rüyanın kulağına getirdiği ezgilerden başka bir şey değildi. Komanın eşiğindeydi çünkü. En çok hatırladığı kelime güvendesin idi. Gerçekten de güvende olduğunu düşünüyordu. İşareti bile burada almıştı. Bu ev, ev sahibi bir dönüştü uzun yolunda. Bunları ve ileride ne olacağını düşündükçe damarlarındaki kan çalkalandı ve hafif bir heyecan seli vücudunu kapladı. Yine de kalkmak istemedi. Zamanı değil ya da yanlış hareket diye düşündü. Kaderinin çizdiği rotada bilmeden de olsa ne kadar doğru ve sapmadan ilerliyordu... Bunu uzun uzun düşünürdü. Aldırış etmese de çoğu zaman, içine büyük bir sıkıntı salardı. Özgür olmadığını biliyordu. Bunun bir lanet olduğunu biliyordu.
Yatması gerektiğini hissediyordu ve öyle yaptı. Gri gökyüzü siyahlaşıp gecenin acı soğuğunu çöktürene kadar yattı. Sonra kapının ardından sesler duydu. Ayak sesleri, takırtılar, sürtünmeler... Şöminenin sesi bir kez daha boğukça yükseldi. Ev sahibi şömineyi yakmıştı. Kendisi için gelecekti, zaman gelmişti. Yatağında doğruldu, yastığını kaldırıp yatağın baş ucuna diklemesine dayadı ve arkasına yaslandı. Sol tarafındaki pencere artık kafasının birazcık üstünde kalmıştı. Boynunu uzattı ve günlerden beri sadece gökyüzünü gösteren pencereden dışarı baktı. Gecenin karanlığı o kadar yoğundu ki araziyi göremiyordu. Ama daha ilk bakışta ıssız, neredeyse fırtınaya yakalandığı sonsuz otlak kadar ıssız olduğunu sezdi. Etrafının nasıl olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, koyu gölgeler her yerde ölü ve sessizdi. Hava açık olsaydı ay ışığı altında nasıl görürdü oysaki... Etrafa serpiştirilmiş az sayıda, dağınık ışıkları gördü ardından. Ama o kadar sönüktü ki bunlar sanki bir ev yerine bir tanecik ateş böceğinden geliyorlardı. Değil bulundukları evi göstermek, kendi etraflarını bile aydınlatmıyorlardı. “İnsanlar saklanıyor” dedi adam. Işıklar, dehşetli bir yaratığa karşı çaresizce tutulan zayıf, umutsuz birer tılsımdılar sanki. Gecenin dehşeti zavallıların üzerine çökmesin diye. “Ölüm karanlığında bir mum ışığı” dedi ardından. Gülümsemesi anında silindi. Bir deja vu değildi ama bunu daha önceden duyduğunu ya da duyacağını anımsadı bir anda. İçi titredi. Bakmayı sürdürdü. Çevre ona huzursuzluk vermişti. Tamamen boş, insandan ve ışıktan arınmış bir arazi olsaydı sıcak karşılardı şüphesiz. Bu sadece kendine ait olan bir paradokstu. Işıkları saydı. Altı tane. Küçük bir köydeydi anladığı kadarıyla, bulunduğu evin diğer taraflarında da bu kadar ışık olsa en çok yirmiyi bulurdu sayı. Otlakta, şans eseri bulduğu alçak bir tepeden baktığında böyle bir yerin varlığını görmemişti. Nasıl oluyor da adamı bu kadar çabuk bulmuşlar ve getirmişlerdi? Bunu hiç düşünmemişti. Rüzgarlar mı? diye sordu kendi kendine. Sonra kafasını salladı, olamazdı. Gecenin iniltili karanlığını seyrederken bunu düşünüyordu fakat ayak sesleri yaklaştı ve kapının kolu tıkırdadı.
Ev sahibi gelmişti.
Yaşlı adam içeri süzüldü. Sert bir mizaçla misafirini süzdü. Ve konuştu.
“Hoş geldin yabancı, Mystagogus’un evine hoş geldin!”
3. Bölüm
Çığlık atmayı kes dostum, uçuyoruz! Bizler, rüzgarları sürüyoruz!
Sen güney rüzgarısın, bense kuzey. Biz onları sürüyoruz, biz rüzgarları sürüyoruz!
Savurduğumuz tozlar, delicesine tutundukların, nasıl da dağınık ve süzülerek düşüyorlar. Yerle bütünleştiklerinde yok oluveriyorlar. Onlar umut, dostum. Rüzgarlarımız umutları yok ediyor. Özümse!
Denizde yarattığımız dalgalanmaları görebiliyor musun? Onlar bozabileceklerimizin göstergesi. Arzuladığımızı değiştirebilir rüzgarlarımız, arzuladığımızın üzerinde istenmeyen dalgalanmalar yaratabilir. Bize bu güç bahşedildi. Kabullen!
Rüzgarlarımız nasıl da kayaları, taşları ve toprağı aşındırıyor, nasıl da değiştiriyor onları. Koca bir dağı toz olana kadar eritebiliriz ve bizler, Rüzgar Binicileri, koca bir dağı küçük bir toz katmanından var edebiliriz. Değiştirmek doğamızda ve bu değişimi tüm çıplaklığıyla görebiliriz. Hisset!
Ağaçlardan yaprakları uçururuz. Eşsiz bir melodi eşliğinde, girdaplar halinde ya da karmakarışık, sürdüğümüz rüzgarın etrafını çevirerek onun sayesinde kakofonim bir müzikle dans eder bu yapraklar. Biz ilerledikçe daima etrafımızda olurlar, kaçınılmaz olarak bizimle sürüklenirler. Kaderleri bize bağlanmıştır onların. Yapraklar yeşildir, halbuki narin dallarından ayrıldıkları anda solmuşlardır. Bunlar, aldığımız canlardır, rüzgarlarımızın leşleri. Zevkini çıkar!
Yıldırımlarla yarışamayız belki ama onlar sadece düştükleri yerleri etkilerler, biz ise gittiğimiz her yere, geçtiğimiz her yere hissettirebiliriz bunu... Dostum, bu bir lanettir belki de ama asla bunu yadırgama çünkü damarlarındaki kan kadar sana aittir bu.
Ve unutulmamalıdır ki, uçmak için her zaman şiddetli rüzgarlar lazımdır.
***
Kütüphane iki katlı evdeki en düzenli ve en aydınlık yerdi. Unutulmuşluğun düşmanı olan kitaplar, geçmişi hatırlayıp geleceğe meydan okumak için özenle bakılmışlardı. İçerdeki hava garipti, kağıt ve hamur kokusunun yanında havada saygınlık ve özenin sevgisi yüzüyordu. Ilık bir suya girmek gibiydi, ne soğuk ne sıcak, belki biraz da duygusuz. Etrafını çevreleyen sıra sıra raflara bakarken kendini bir girdabın içinde hissetti. Hastayken bulunduğu odadaki kitaplardan farklı olarak burada raflardaki kitaplar siyah ciltlerle kaplanmışlardı. Sadece siyah... Bu, onların özel olduğunun göstergesiydi.
Üzerinde dört tane gümüş gibi parıldayan şamdan olan masaya kırmızı şilteli, tahta benzer bir sandalye çekmiş, kitapları inceliyordu. Dalgalanan alevlerin gölgeleri sarı kağıtların üzerinde oynaşıyordu. Büyük bir kitaptı incelediği, kasvetli, karanlık. Kitabın ağır deri kabını araladı ve ortalarından bir sayfa açtı. O kadar bakımlıydı ki toz bile çıkmadı. Ev sahibi kitaplarına iyi değer veriyor olmalı diye düşündü.
Sayfanın üst kısmındaki resim dikkatini çekti. Binlerce figür vardı. Kalabalık; insanlar minik, siyah böcekler gibiydi. Ressamın kabiliyetini ve hayal gücünü düşünmeden insanların ellerinde tuttukları nesneleri fark etti. Ürpertici ve soğuk görünüşlü şeylerdi onlar. İlginç oldukları kesindi. Böyle düşündü ve ressamın kabiliyetinden çok hayal gücünü tebrik etti.
Resim bir bataklıkmış gibi onu daha da içine çekerken ilk bakışta görünmeyen yerlerini de açığa vuruyordu. Karmaşa hakimdi, kaos. İnsanlar kaçıyordu sanki. Binlerce insan, kimi ağzı açık bağırıyor, kimi ellerini kollarını heyecanla havaya kaldırmış, kimi... Yerde...
Kan... Resimde bunu görebildi. O devasa görüntüyü minicik bir tabloda siyah beyaz boyalarla resmeden ruhta sezdi bunu. Kızıl gözleri hafifçe parladılar ve kısılarak resim içinde kayboldular.
Böylece gördü; dehşeti, paniği, acı çekmeyi,yıkımı ve ölümü ve böylece duydu; işkencenin sesini, çığlıkları, yalvarışları ve yakarışları. Bakışlar resimden aşağı kaydıkça kanla yazılmış beş harfi gördü; kanla parlayan ve parlayacak olan beş harfi.
Savaş.
Yıldırımlar kütüphanede parladılar ama kütüphane çoktan ışıklara eriyip arkaya doğru çekilmişti. Çaresizce kendini deja vu rüyanın kollarına bıraktı. Karmaşık ışıklar ve renk kümeleri toplandılar ve dönerek saniyenin milyonda biri zamanda etrafındaki dünyayı oluşturdular.
Bir tepedeydi ve kendi değişmişti. Ya da, ironik bir şekilde, değişmemişti. Gökyüzü her düşünde, her silik anısında, her deja vu’sunda olduğu gibi griydi. Mutsuz, isteksiz, karamsar.
Sessizlik. Ve kalp atışlarını duydu. Her atış gökyüzünde bir gök gürültüsü gibi patladı. Her atış solgun araziyi yarıp tepeden aşağı süzülen ağır bir davul sesiydi.
Aklının gerçeklikte kalan kısmı işkence diye düşündü. Bedelsiz. Bu düşünce karşısında kalp atışları daha da belirgin oldu. Binlerce kişi binlerce davula önce sağ elleriyle vuruyorlardı ve saniye geçmeden sol ellerindeki tokmakları indiriyorlardı, davulları patlatarak. Ama ters giden bir şey vardı.
Yer sarsılıyordu. Her vuruşta. Ve sinsi sinsi sürünen bir yılan gibi uzaktan yaklaşıyordu, yavaş yavaş, dehşetliliğini arttırarak. Tüm gerginliğine rağmen bir sağa bir sola bakarak bekledi, havanın yırtılarak bilinmeyenin şekillenmesini bekledi.
Dehşetlice, duyduğu sesin kalp atışları olmadığını fark etti. Kalbi atmıyordu, o ölmüştü. Yine de baktı; sağından ve solundan tepeye doğru koşturan binlerce kişilik ordulara baktı, her yere basışta yeri sarsan ve o boğuk gürlemeyi çıkaran ordulara baktı, ellerinde resimdeki garip nesneleri tutan ve onları ateşleyen ordulara baktı ve ardından yığıldı.
Sayfayı hafifçe titreyen eliyle kapattı. Gerçeğin kayıp bir köşesi olan deja vu rüyalar artık onu sarsmıyordu. Merak merakı getiriyordu, şüphe şüpheyi. Ve tabi ki üzüntü üzüntüyü. Bu anlamsız anlık eski yaşantılar ruhunu kavuran ateşi körüklemekten başka işe yaramıyorlardı ve o da düşünmemeye çalışıyordu. Yine de, istemese de, geçmişine duyduğu özlem ve merak her deja vu ve rüyada artıyordu.
Bildiği kadarıyla, savaşa hiç katılmamıştı. İşkencesini ve sonuçlarını hiç tatmamıştı. Yine de biliyordu ki bu leke daima yağmaya devam edecekti, ta ki selden oluşmuş bir ölüm nehri her şeyi parçalayıp bölene kadar. Sayfayı çevirdikten sonra kızıl savaş yazısı silikleşti ve resimdeki görülemeyen melankolik duygular ve deja vu’nun yaşattığı uçuculuk hissi tamamen yitti. Kader benimle oynuyor diye düşündü. Hiçbir savaş görmedim, yaşamadım. O tepedeki ben değildim. Kader benimle oynuyor. Tepedekinin kendisi olmadığını kalbinin en derin yerinde hissetti fakat hemen ardından arkadan bıçaklanmışçasına anladı; o ruhuydu.
Yeni baktığı sayfa önceki kadar soğuk değildi. Titrekçe yazılmış kara bir başlık sayfanın konusuydu: ihanet.
Sana ihanet ettim. Yalnız yürüyorum.
Bedel lanetlenmedir.
Bu iki cümle döküldü dudaklarından. Kalbinde bir sızı hissetti, kalbinin kasılıp damarlarına kan pompalamasıyla sızı tüm vücuduna yayıldı. Fiziksel değildi bu. Hiç tatmadım diyebileceği duygulardan oluşuyordu: sevgi, özlem ve çok tattığı ama nedenini bilmediği pişmanlık. Damarlarındaki kan hatıralara dönüştü, ama onları göremiyordu.
Kimsin sen? İhanet ettiğim kişi, kimsin sen?
“Bütün soruların cevapları vardır. Önemli olan doğru zaman ve kime sorduğundur.”
Mystagogus. Yaşlı adam. Ev sahibi. Cüppeli adamı ilk gördüğünde dünyevi duyguların ötesinde bir şeyler hissetmişti. Tarif edilemeyen, korkutan, sevindiren. Bir zaferdi ve bir ölüm. Bir kutsama gibi karşısında duruyordu ama kokuşmuş bir lanetti aynı zamanda. Gri bir cüppe giymişti. Aklaşmış kısa saçlarını örtmüyordu cüppe, sadece adamı büzülmüş gösterip daha gizemli bir hale sokuyordu. Yaşlıydı, gerçekten oldukça yaşlıydı. Yüzü kırış kırış olmuştu ama gözlerindeki ışıltı yaşlılığıyla artmıştı. Artık doruk noktasındaydı.
Onu hasta odasındaki son ziyaretine gelmişti birkaç saat önce. Konuşmamıştı. İçeri süzülüp durmuş, adamı ışıltılı gözleriyle dakikalarca süzmüştü. Adamın donuklaşan gözlerindeki sönük kızıllıkla buluşmuştu ışıltılar. Melankolik bir seremoni ve uğursuz bir gösteri; ikisi birleşip yataktaki adama kehaneti göstermişlerdi. O da anlamıştı ve sessiz kalmıştı. Ardından Mystagogus konuşmuştu.
“Gözlerin gerçekten de kızıl.”
Ona temizlenmiş giysilerini verip tek kelime dahi etmeden en rahat edeceği yerin, kütüphanenin yolunu göstermişti. Ve şimdi tekrar gelmişti.
“Öyleyse, benim sorularımın cevapları nedir?”
Yaşlı adam dik dik baktı, her zamankinden daha ciddiydi sanki. Yüzü gölgelendi.
“Doğru kişi. Yanlış zaman.”
Yabancı, Mystagogus’un çağrısı üzerine ayağa kalkerken bayılacak gibiydi. Kader onu kovalarken, O, kaderin gizlice arkasına geçip onu kıstırmıştı. Sabırlığının sonlarındaydı. Son işaret ve yol biter diye düşündü.
Loş koridoru geçip aşağı kata inerlerken yabancı, ev sahibinin sorusu üzerine uyuma ihtiyacının olmadığını söyledi. Kendini birkaç sene uyuyamayacak gibi hissediyordu, amacından sadece bir adım uzaktı ve kanı heyecanla kaynıyordu.
Alt kattaki tek ışık kaynağını, şömine ateşini arkalarına alarak oturdular. Yabancı, soru sorma telaşındaydı ve etraftaki hiçbir şeye göz atmadı.
“Kütüphane...” dedi titrek bir sesle. “Oldukça ilginç... Değişik.”
“İlgi duyacağını biliyordum, çocuğum.”
Çocuğum... Bana çocuğum dedi.
Manevi bağ olarak adama karşı hiçbir şey hissetmese de hatıralar parıldadılar. Kaderin etkileşimleriydiler aslında bu seferkiler.
Kimsin sen? Lanet olsun, kimsin sen?
“Bütün kitaplar siyah ciltlerle kaplanmışlar ve konuları da renkleri kadar karamsar.”
“Orada bulunan tüm kitaplar hayattan koparılmış birer parçadırlar. Her kitap bir çığlık ve her konu bir gözyaşıdır. Sarı bir hamur kağıdına bakma amacıyla bakarsan bunları elbette göremezsin. Ama sanırım sen öyle yapmadın ve zaten, kitaplar da görevlerini tamamladılar.”
Kitaplar benim içindi. Hepsi. Benim çığlığım ve benim gözyaşım.
Daha fazla dayanamayıp aklındaki ilk gerçek soruyu sordu.
“Mystagogus*(en sondaki Mystagogus açıklamasını okuyabilirsiniz.) ne demek?”
“Göreceksin.”
Bu tek kelime, bir anlam ifade etmeyip onu düşüncüler içine sürüklese de sorusunun ironili bir şekilde gerçek cevabıydı.
Şafak söktü ve hüküm günü doğdu.
4. Bölüm
Cehennem azabıdır yaşadıklarım. Ateşten bir denize atılmışımdır. Dalgalar yükselir, ateşten dalgalar, ve gökyüzündeki geceyi yakalayarak üzerime kapanırlar. Ateşler sarar. Ölmem.
Çünkü işkencem göklerin ötesinde yazılmıştır, belki hiç gözükmeyen kara bir yıldızda. Dalgalar tekrar büyürler... Ve tekrar düşerler üzerime... Umutlarım gibi yıkılırlar. Ateş... Vücudumu yakmaz ki işkence bitmesin. Ateş, ruhumu yakar.
Neden?...
Bütün bu çektiklerim olmasa buraya kadar dayanabilecek gücü bulabilir miydim? Buraya kadar, sona, nedene kadar... Kendi kendime bu soruyu soruyorum.
Cevabı önceden bildiğim halde.
***
Şafağın sökmesinden iki saat sonra kapı gümbürdeyerek çalındı. Aynı anda parlak bir şimşek gözleri aldı ve patlayan gök gürültüsü pencereleri ve çalınan kapıyı titretti. Yabancı, koltuğunda kalmayı seçti, günlerden beri duyduğu –ev sahibi dışında- ilk insan sesi onu az da olsa şaşırttı. Çevredeki hareketsizlik ve ölülük ona köyün boş olduğuna ikna edecekti neredeyse. Sesi duyduğunda önce gerildi ama ardından rahatladı.
Yaşlı adam yavaşça merdivenlerden indi, gri cüppesinin paçaları koyu kahverengi ahşabı süpürüyordu. Adam merdivenlerin tepesinde gözüktüğünde heybetli bir görünümü vardı; görkemli ve ulu. Yabancı gözlerini kırpıştırarak ona baktı. Ama Mystagogus indikçe küçüldü ve normal, yaşlı bir adam görünümünü bir kere daha kazandı. İnce elini cüppesinden çıkarıp kapıyı kendinin açacağına dair bir işaret vermişti misafirine.
Kapının çalınışının hızlanan ritmi karşısında hiç istifini bozmadan yavaşça yürüdü ve sonunda çift taraflı, kabartmalı kapının tek tarafını araladı. Yabancı, gelen kişiyi göremiyordu. Ev sahibiyle ne konuştuklarını da duyamadı. Şöminede gürleyen alevin sesi yükselmişti sanki. Huzursuzca bekledi. Kapıdan süzülen sert hava yüzünden ürperdi. Kapıyı kaparken Mystagogus’un kaşlarının çatıldığını, o hissiz suratın ifadesinin değiştiğini gördü. Daha da huzursuz oldu ve gerildi.
Adam aynı yavaşlıkla, soğuk kanlı bir hayvanın sürünmesi gibi yaklaştı ve misafirinin karşısındaki kırmızı derili koltuğa oturdu. Koltuk şömineden yansıyan ışıkla bütünleşmişti ve dalga dalga alevlenmiş gibiydi. Yabancının gözleri açıldı. Kızıllık yaşlı adamın cüppesine bulaşmıştı, saydamlaşmış kan lekesi gibi yayılıyordu. Bir an için adamın parlak gözlerinin de kızıllaştığını sandı ama sadece bir yanılgıydı. Korktu, kendi kendine korktuğunu itiraf etti ve gözlerini yere dikerek Mystagogus’un konuşmasını bekledi.
“Bana bakınca bütün duyguları görüyorsun. Hayatın tüm duygularını... Değil mi?” Ses derinden geliyordu, hafif çatallaşmış ve tam da yaşlı bir insana uyacak bir ses. Ama bilgelik vardı, sesteki tını bilgelikle yaşlılığın homurdanmasını çıkarıyordu.
Gözlerini kaldırdı ve yaşlı adamın gözlerine dikti, parlak iki noktaya. “Ben... Emin olamıyorum. Saygınlık görüyorum. Korkulmaması gereken bir korku görüyorum. Bilgelik, yücelik, umut ve umutsuzluk...” Adamın kararlı gözleri karşısında daha fazla dayanamadı ve bakışlarını tekrar püsküllü post halıya indirdi. “Karışık... Sanırım hayattan bir gökkuşağı görüyorum...”
Yaşlı adam hafifçe kafasını salladı. “Haklısın... Ürkekçe bakıyorsun ama görebiliyorsun. Gözlerimde gerçekten de bir gökkuşağı gördün. Bir resimde işlenebilecek tüm renklerden oluşmuş, koyu ve açık iç içe. Hayatı görüyorsun.” Parmaklarını kenetleyerek karnının üzerine yasladı. Hafifçe öne doğru eğildi, sesi bir fısıltıdan biraz fazla çıktı.
“Nesnel bir hayatı. Peki ya, öznel bir hayat görmek ister misin? Nesnel bir hayatı ürkekçe karşılarken, öznel bir hayata nasıl bakabilirsin?” Sesi artık yumuşak bir fısıltıdan ibaretti. “Damarlarındaki kan bunun için hazır mı?”
“Damarlarımdaki kan bana bugünü göstermek için aktı.” Yabancının oturduğu koltuk siyah bir girdaba tutulmuştu sanki. Cevabını verirken düşüyor, çekiliyor ve karanlıkla boğuşuyordu.
“O zaman öğreneceksin... Öğrenmene izin verilen her şeyi.” Yaşlı adam tekrar dikleşti ve sesi normale döndü.
Bir şimşek daha çaktı ve loş gündüz ışığını parlaklaştırdı. Yaşlı adamın gözleri keskin bir maviliğe büründü, derinlere doğru uzanan, bilinmeyenlerle dolu karanlık mahzenlere birer kapı gibi ve şimşeğin ışığı yittiğinde tekrar eski haline döndü, kapılar içlerindeki çılgınlık yüzünden kapanmışlar, gri, donuk süngülerle tutturulmuşlar...
Gök gürledi.
“Otlaklarda dövüştüğün insanlardan biri ölmüş. Kadın. Bu sabah.”
Ruhunun bir kısmı kabardı ve umurunda olmadığını söylemek istedi. Kalbinden yayılan hafif bir rüzgar kelimeleri ağzına getirdi ama bir şey söylemedi. Sessiz kaldı. Onlar saldırmışlardı, hayatını almak için. Buna rağmen hafif bir dövüş olmuştu, öldürme isteği olmadan. Birkaç sopa darbesiyle üç saldırganı da yere sermişti.
Şeytan... Kardeşler, şeytan!... Kulaklarında sessizce yankılandı. Anne... Annemiz öldü... Sen öldürdün, şeytan!
Ben... İstemedim... Üzgünü...
Ve kelimeler döküldü, daha fazla işkence yok, daha fazla acı yok dercesine.
“Onlar saldırdı. Kendimi savundum. Kendi hatalarıydı.”
Annemizi öldürdün, şeytan!
“Sen yapman gerekeni yaptın, haklısın.” Yaşlı adamın yüzü bu cinayete karşı bile bir his göstermiyordu; ne bir merhamet ne bir kızgınlık.
Yabancının anlık kabuslarında çocuk feryatları yitti. “Bu güne kadar iyi dayanmış... Başına vurmak zorunda kalmıştım. Gerçekten, saldırmasalardı bunlar olmazdı.”
“Kendini suçlu hissetmene gerek yok, çocuğum.”
Bu sözler... Ve çocuğum kelimesi... Şimdi adamın neye benzediğini anlamıştı, bir rahip! Bir an için yaşlı adamı bir rahibe o kadar çok benzetti ki kendini çok az gittiği şehirlerdeki bir tapınakta sandı. Ama Mystagogus saf bir rahip olamazdı, adam buna tüm gizemli benliğiyle aykırıydı.
“Kadın o günden beri komadaydı. Başında bir kanama oluşmuş olmalı. Şifalı otlarımın gücünün ötesinde bir şey... Ve içini rahatlatacaksa, diğer saldırganların durumu iyi. Kapıya gelen onlardan biriydi. Doğal olarak senin kalmanı istemiyorlar. Kızgınlar, bana bile.”
“Bana niye saldırdılar? Beni öldürüp cesedimi yağmalamak olamazdı düşünceleri! Perişandan beter gözüküyor olmalıydım.”
“Hayır. Onlara misafirim olacağını söylemiştim. Ve...”
“Nasıl? Benim geleceğimi nasıl bilebilirdin? Kimsin se...”
“Sakin ol, çocuğum. Tahmin ettiğinden çok daha fazla şey biliyorum, öğrendiğinde seni deliliğin pençesine düşürebilecek türden şeyler. Benim, Mystagogus’un görevi bu!” Yaşlı adamın sesinde öfkenin tınısı çınladı, ifadesiz, tarafsız duyguları tarafsızlık terazisinde kızgınlığın kıyısına doğru kaydı bir an için. Yabancı, zamanı gelmeden soruların sorulmasına yaşlı adamın kızdığını fark etti. “Batıl inançlı insanlar... Önlerini göremiyorlar. Onların kurtarıcısı oldum. Ve korkarım ki onların sonu da olacağım.”
“Kim isterdi ki bölünmenin bu kadar yayılmasını? Yozlaşmanın antik sonuçları...” Yaşlı adamın sözlerinde melankoli esiyordu. “Bölünme körlüğü de getiriyor. Yok oluşu, kaçınılmaz olarak. Burada yaşayan insanlar unutulmuşlar ve unutulmuş olarak ölecekler. Fakat herkesin kendi kaderi var ve biz de kendimizi ilgilendirene bakalım...”
“Sana hiçbir garanti vermiyorum. İçindeki boşluğu biliyorum. Geceleri rüyalarını kirleten, uyanıkken derin düşler görmeni sağlayan, ruhunu içten içe kemiren boşluğu görüyorum. Sana sıkıntı veriyor, işkence ediyor. Bazen boşluk kısmen kapanır gibi olsa da her zaman orada, beyninde ve kalbinde. Enerjini emiyor ama aynı zamanda sana devam edecek gücü veriyor. O bir lanet...”
“Göreceklerin, içindeki bu boşluğu doldurmayabilir. Ruhundaki eksikliği beslemeyebilir. Sadece sana kalmış, başka kimseye değil. Bu gece çok büyük gizler açıklanacak... Fakat ya daha sonra? Bunun için yaşamadın mı? Bunun için savaşmadın mı? Amacının ta kendisine ulaşınca, içindeki boşluk daha da büyümeyecek mi?”
Rahatsızca kıpırdanıp cevap vermeye hazırlanan yabancı karşısında elini havaya kaldıran Mystagogus devam etti. “Cevabın ne olursa olsun, kaderin benden, izin verilenleri öğrenmek. Sonuç ne olursa olsun... Sadece, bunu bilmeni istedim.” Adam beklenmeyen bir davranışla iç çekti. “Acını dindirebilirim ya da onu daha da arttırabilirim.”
Yabancı boğuk bir şarkının sözlerini anımsadı. Bu çılgınlığı dindireceğim. Ve ardından başka bir şarkının tezat kelimelerini. İşkence, işkence, işkence.
Kasvetli sabahın ilk saatleri kayıtsızca öğleye kayarken Mystagogus’un dinlenmesi için yalnız bıraktığı yabancı, gizemli konuşma silsilesinin ilkinin yapıldığı koltukta kıvrılmış uyuyordu. Yine rahatsız edici düşlerinden birini görmekteydi.
Titrek ışıklı mumlarla aydınlanmış harabelerin arasından ilerledi. Etraftan ürkütücü sesler duyuluyordu; anlamsız, soğuk ve tanıdık insanlara ait seslerdi bunlar. Ritimsiz, uğursuz ahenkli bir ilahi gibiydi ve kendi de irade dışı ilerlerken yasak bir ayini bütünlüyordu. Sesler kulak tırmalamaya devam etti.
Sağında ve solunda harabeler hiç azalmazken yürüdü ve soluduğu boğuk hava yüzünden kapalı bir mekanda olduğunu hemen anladı, yolcu içgüdüleri bunun için çok gelişmişti. Nerede olduğunu düşündükçe hava daha da boğuklaştı ve tozlar gırtlağına yapıştığında büyük bir mezarda olduğu hissine kapıldı. Hayatımı görüyorum etrafımda ve kaderimin dışına çıkmayayım diye üzerime toprak atılmış.
Sonunda taştan bir sunağa vardı, sunağın gerisi koyu gölgeler tarafından perdelenmişti ve kaba taşın arkasında rahip cüppeleri içinde bir adam beklemekteydi. Bir tapınak... Peki neden harabelerle dolu?
Rahip, yabancıya arkasını dönmüştü. Mumlardan yansıyan ışıklar ve sunağın gölgesi adamın beyaz cüppesi üzerinde dans ediyordu. Bu harabeler içinde, sana hayatını göstereceğim. Mumların yettiği yere kadar...
Mystagogus arkasını döndü ve zevk alırmışçasına gözlerini kızıl gözlerle birleştirdi. İşte o anda yabancı irade dışı bir çılgınlıkla sunak önünde diz çöktü ve bileğini kesip kanını kaba taşın üzerine akıttı. Yalvaran ifadelerle rahibe baktı. Şarkılar... Ne için?
Mystagogus günah çıkartan zavallı adama bakarken tepkisizce konuştu. Hayatının şarkısını biliyor musun? İşte:
Bunu kendi başıma kendim sardım
Ve hayatımı değiştirmek için ruhumu sattım.
Yabancı gözlerini açtığı anda aklının düşte kalan kısmı bunun bir rahibin stili olmadığını düşünmekteydi.
Yağmur yağıyordu. Gergin hava sonunda patlamıştı. Rüzgarın ürperten uğultusu ve hızla düşen iri yağmur damlaları pencereleri titretiyordu. Değişik bir özlem duydu, yeni başlayan fırtınayla dışarıda baş başa olmak istedi. Ardından ürperdi ve fırtınanın bir uğursuzluk taşıdığını hissetti. Yaşlı adamla konuşmasının ardından oturduğu koltukta uyuya kalmıştı. Mystagogus’tan iz yoktu. Fırtınanın getirdiği sesler ve şöminenin çıtırdama sesi dışında evde başka ses yoktu. Ama yaşı adamın evde olduğunu biliyordu. Yukarıda bir yerde kendinin uyanmasını beklediğini biliyordu.
İki yılan kabartmalı siyah demirin arkasında yanan ateşe baktı. Hayatlar da böyle yanıyordu. Kimileri bu ateşle kururken kimileri biraz etkileniyor, kimileriyse hiç etkilenmiyordu. Külleşen odunlara, ateşin yandığı yerin etrafında hafifçe kararmış şömine taşlarına ve istifini bozmadan ateşe soğukça meydan okuyan demir çubuklara bakarken bunu görebiliyordu.
Ben burada birincil örnek olduğumu biliyorum. Peki bu ateşten az etkilenenler kimler? Ya da benimle birlikte yananlar...?
Bakışlarını heybetle yanan ateşin üzerinden şömine bacasına doğru kaydırdığında gözleri ani bir heyecanla kısıldılar ve daha da kızıllaştılar. Bacanın kırmızı küçük tuğlalarına bir şey asılmıştı. Önce şaşırdı, ardından içinde asılı nesneyi tutmak için büyük bir arzu doğarken bir anda korkuverdi. Mystagogus’un kütüphanesinde bu nesne hakkında gördükleri yüzünden değildi bu korku, insanı boğan bir heyecanla karışıktı ve kaçınılmaz olarak bir sona gidiyordu. Tekrar bir dönüm noktasında olduğunu hissetti. Bir anlığına koltuğunda kaldı, bakışları sabitçe nesne üzerinde hipnoz olmuşçasına yoğunlaşarak düşündü.
Son...
Son her zaman olacaktır.
Ve nihai kararıyla usulca ayağa kalktı. Koltukla şömine arasındaki yol kaderinin yoluydu, yürüdü. Ateşten yansıyan ışıklar gözlerinde turunculaştı, kızıl içinde turuncu yangınlar çıkardı. Elini duvarda asılı nesneye, kütüphanedeki kara kitapta gördüğü resmin soğuk, ölümcül hayal ürünü silahına, kaderinin oyuncağına uzattı.
“Eski zamanların ölümcül bir silahı. Kılıç ve sopalardan çok daha ölümcül...” Mystagogus hemen arkasında, havadan maddeselleşmiş gibi duruyordu.
Silahı ahşap kabzasından kavradı ve asılı olduğu yerden çekti. Uzun demir ucu aşağı kaydı, bu kadar ağır olacağını tahmin etmemişti. Koyu kahverengi, tırtıklı kabzanın öne bakan kısmında yanları açık yarım daireden bir demir, silahın ana gövdesinin altıyla birleşiyordu. Bu yarım halkanın içinde eğri bir demir parçası vardı, baş parmağı güdüsel olarak bu çubuğun üstüne gitti. Küçük demir parçasının parmağının hareketiyle geri gidebileceğini fark etti ama bunu yapmadı, nasıl çalıştığını bilmediği bu silahı harekete geçirmek istemiyordu.
“Uzun süre oldu bu silahlar kullanılalı. Yıllar... Belki yüzyıllar. Belki daha fazla... Şurası kesin ki, Yıkım’dan sonra bu tip silahların hepsi ya yok oldu ya da kayboldu. Elinde tuttuğun, büyük ihtimalle ateşli silahların zamanımızda kalan son örneklerinden biri.”
“Ben... Resimde gördüm. Bunlar ölüm getiriyor.”
“Sopan gibi mi, yabancı?”
Mystagogus’un kendisine verdiği sorulu cevap karşısında başını eğdi. Ateşi kapan gözleri ışınları silahın parlak metaline yansıttı, metal kandan bir ateşle parıldadı.
“Ölüm her şeyden gelebilir, değil mi? Önemli olan araç değil istektir. Elinde tuttuğun nesne ölüm getirebilir, aynı zamanda kaçınılmazı, zararsız görünen bir tahta parçası da yapabilir. Suç bunların değil, öldürme dürtüsünündür.”
“Yıkımdan sonra ateşli silahların çoğu yok olup unutulsa da yıkım sırasında bu nesnelerin öldürdüğünden çok daha fazla insan can verdi. Tezatlığı ve zinciri görebiliyor musun? Ölüm, bir araç olmasa da olacaktı, elinde tuttuğun silah hiç olmasaydı da gelecekti.”
“Ve sen, titrek bir sesle o nesnenin ölüm getirdiğini söylüyorsun, peki neden onu büyük bir arzuyla tutuyorsun? Hayır, öldürmekten haz almadığını biliyorum.” diye devam etti cevabı beklemeden. “Onu büyük bir arzuyla tutuyorsun. Tıpkı sopanı tuttuğun gibi. Kabul etmesen de onların aynı şey olduğunu biliyorsun, silahı ilk görüşte tanıdın. Ve onu sana güven veren sopanı tutar gibi tuttun.”
Yabancı silaha baktı, birkaç kez çevirip iyice inceledi. Kalınca, eğik bir masa ayağına benzeyen kabzanın dış kısmının yukarısında, son parmağının kontrolünde başka bir demir parçası vardı. Ana gövde oval şeklindeydi, altı yerinden küçük içbükey oyuklar açılmıştı. Bunun hemen önünde uzun uç kısmı vardı, kalınlığı fazla değildi. Uzun demirin önü delikti, içinden metal kokusuyla karışmış yanık kokusu geliyordu.
“Altıpatlar derdi insanlar ona. Eskinin eski silahlarından biridir. Benim elime nasıl geçtiği önemli değil, önemli olan bunca zamandır sahibini beklediği... Ve sonunda bulduğu...”
Yabancı, akı olmayan kırmızı gözlerini aniden yaşlı adamın üstüne doğrulttu. Mystagogus, yabancının gözlerinin içine bakarak kafasını salladı.
“Ben... Nasıl kullanılacağını bilmiyorum.”
Ve Mystagogus anlattı. Tabancayı nasıl tutacağından, tetiği nasıl çekeceğine kadar her şeyi açıkladı. Nişan alma konusunda şüphesi yoktu, yabancının gelişmiş reflekslerine ve bağlanmış kaderine güveniyordu.
“Altı mermi.” dedi yaşlı adam sonunda. “Altı atış hakkı. Ve birazdan sadece beş tane kalacak.”
Misafirini evin dışına davet ederken, yapılacak olan atıştan emindi. Her şeyi anlatmıştı ve en önemlisi, yabancı özgür değildi. Kader, adamı oyuncağıyla buluşturmuştu ve artık onu kullandırtmadan da bırakmayacaktı.
Yabancı yüzüne çarpan soğuk rüzgarla geriledi. Havanın içine neden uğursuzluk yaydığını az çok anladı; mahsur kaldığı zamanki fırtınadan çok daha büyüğü yaklaşmaktaydı. Ama uğursuzluk sadece bundan değildi...
Rüzgar otları kopartıp savurarak ve ürpertici uğuldamasıyla şiddetlice esiyordu. Dağınıkça savrulan iri yağmur taneleriyle ıslanan gömleği rüzgarla dalga dalga kabarmıştı. Gökyüzü koyu bir renge dönüyordu, ölüm siyahından bir denize benziyordu bulutlarla.
Evlere baktı. Hiçbir hayat belirtisi yoktu, hepsi birer mezar ve sadece ruhtan oluşan tahta parçaları gibiydiler. Her gök gürültüsüyle zangırdıyor, her şimşekle büzülüp kayboluyorlardı.
İnsanlar saklanıyor... İnsanlar korkuyor...
Gömleği biraz daha ıslansa sırtına yapışacaktı ki Mystagogus evden çıktı. Elinde kalın bir cüppe vardı. Yabancı hemen giydi. Yaşlı adam da kendi cüppesi içinde sinmişti. Hafif kamburca yürüdü ve yabancıyla evin diğer tarafına geçtiler. Yeşillikten bir deniz gibiydi ve çılgınca savrulan otlar da azgın dalgalara benziyordu. Ve bu çalkantılı denizin ortasında, yaklaşık 30 metre ileride bir korkuluk otların arasından sıyrılmış, ileri geri savrularak komik bir dans sergiliyordu.
“Hedefin.” dedi Mytagogus yüksek sesle, rüzgarın melodisiz senfonisini bastırmaya çalışarak.
Yabancı anladığını ifade ederek kafasını salladı. Kızıl gözleri korkuluğunun mesafesini ölçtü ve sonra kabağa benzeyen kafasına odaklandı. İlk atış... Delicesine rüzgar eşliğinde ve sabit olmayan bir hedefe...
İlk atış...
Cüppesinin başlığını indirdi. Silahı çıkardı ve hedefine doğrulttu. Yağmur damlaları kafasına o kadar hızlı iniyorlardı ki çıkan sesi rüzgara rağmen duyabiliyordu. Saçları sırılsıklam olmuştu, kulaklarına, alnına, boynuna yapışmıştı ve suyla o kadar ağırlaşmışlardı ki uçuşmuyorlardı. Sol eliyle gözünü kapatan uzun saçlarını arkaya itti. Şakaklarından inen terler su damlacıklarıyla yarıştılar.
Rüzgarın inlemediği bir anda ibiğin çekilme sesi.
Bir gök gürültüsü. Ve inanılmaz bir şimşek, öyle ki millerce alanı parlak ışığa boğup herkesi anlığına kör eden bir şimşek.
Şimşek yittikten sonra yabancının eli boşaldı, rahat bir nefes aldı ve yaptığı işe bakarken yavaşça başlığını kafasına geçirdi. Mystagogus da misafirinin yaptığı işe bakıyordu. Kısık gözlerle ve emin düşüncelerle. Yaşlı adam, kafası olmayan bir korkuluğa bakmaktaydı.
Ardından şimşeğin gerçek gök gürültüsü patladı...
***
Bir köprünün üzerinde yürüyorsun. Asma bir köprü bu, kimi yerlerde tahtalar çürümüş, kimi yerlerdeyse oldukça sağlam. Devamlı sallanıyor. “Rüzgarlardan.” Ve köprünün sonuna yaklaşıyorsun, en başında aştığın yolları unutarak... Duruyorsun... Bu kısımda zemin tahtaları düşmüş, derinlerdeki bilinmeyen uçurumlara doğru. Burayı aşman lazım, ve son o kadar yakın ki... Bu boşluk, bu son sınav olmasa ulaşabileceksin ona. Ama önce, bu boşluğu aşman lazım, hem de atlamadan. Bu boşluğu, köprünün geri kalanından alıp ileriye ekleyerek aşmalısın. Önceden geçtiğin yolları hatırlayıp onlara tekrar basmaya katlanarak.
Mystagogus böyle konuşmuştu ve ardından nihai son için hazırlanmaya gitmişti. Yukarı kata çıktıktan sonra adeta başka bir dünyaya geçiyordu. Yabancı ne bir ses duyuyordu ne de yaşlı adamın varlığını seziyordu. Odasına çekiliyor olmalıydı ve odasının nasıl bir yer olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ve fikir yürütmek de istemiyordu.
Sessiz geçen sade bir yemekten sonra gotik desenlerle sivriltilmiş yuvarlak bir pencerenin önünde kırmızı şarabını yudumlamaktaydı. Yağmurun tam bir kaos içinde yerle bütünleşişini boş düşünceler içinde seyrediyordu. Gün ışığı, gecenin çökmesine daha vakit olmasına rağmen, azalmıştı; kara bulutlar tüm ışığı çalıyorlardı.
Camdaki kabartmalarda süzülen damlalara bakarken güneşi son görüşünü hatırladı. Hasta odasında yatıyordu ve güneş onu ziyarete gelmiş gibi ısrarla parlamıştı. Git demişti içinden ve işte... Bu diyardan tamamen göçmüş ve yerini fırsatçı bulutlara bırakmıştı. En azından veda etmeden gitmemişti, bu düşünce buruk bir tebessüm yaşattı adama.
Kafasını cama yasladı. Açık hava, yollar, yeşillik onu daima kendine çeken şeylerdi ama bu kıyameti yaşayan doğaya bakarken içi ürperiyordu, hafif bir korku ruhunu dalgalandırıyordu.
Belki bu garip diyardan belki de yavaşça inmekte olan fırtınadan... Bilemiyordu ve içini kemirmesine engel olamıyordu.
Öylece kalıp seyretti, ta ki yağmur garip bir şekilde yavaşlayıp durana ve kadehindeki şarap dibe vurana kadar. Artık iyice kararmış görüntüyü aydınlatan bir şimşekten sonra evlerde kıpırdanmalar gördüğünü sandı. Enkazda canlı aramak gibiydi, ölü evlerde hayat belirtisi görmek, görmeyi beklemek umutsuzdu ama adam bunu sadece görmemişti, sezmişti de.
Umursamadı. Buradaki insanlar o kadar çok kendi hallerindeydiler ki neredeyse dışarı bile çıkmıyorlardı. Bu gece olacakları engelleyecek bir şeyler yapmaları düşünülemezdi bile. Sadece merak etti, niye aynı anda çoğu evde hareketlenme oldu diye...
Çöken fırtına için tedbir alıyorlardır herhalde...
Yağmurun da dinmesiyle uğursuz bir sessizliğe bürünmüş araziyi seyretmeye devam etti. Mystagogus’la yaşayacaklarından sonra tekrar yollara düşecekti, nice böyle araziler geçecekti. Ama bir fark olacaktı, yollardaki yabancı artık eski adam olmayacaktı. Geçmişinin ve lanetinin bilinciyle, bir bütün insan olarak devam edecekti. Ama sonra?
Bunun için yaşamadın mı? Bunun için savaşmadın mı?
Amaçsız bir bütün insan mı olacağım? Ya da beni bağlayan kader önüme geçilmesi mutlak yeni tüneller mi çıkartacak?
Özgür olmayacağını biliyordu, öğreneceklerinin gölgesinde asla özgür biri olarak yaşayamazdı. Geçmiş geleceği etkilerdi. Gelecek geçmişin aktığı havzanın yönünde şekillenirdi. Ama bilmek, öğrenmek tüm uğraşlarının nedeniydi ve sonuç ne olursa olsun istediğini elde edecekti.
Mystagogus bana unutturulduğum geçmişimi gösterecek. Lanetimin sebebini. Rüyalarımın anlamlarını. Bilmediğim ihanetimin yapıldığı kişiyi. Yıllar sonra, her geçen yılla öncekilerin hafızamdan silinişiyle geçen yıllardan sonra, Mystagogus’u buldum ve ben lanetli kaderimden kaçan ” reşit” olmayan Rüzgar Sürücüsü, artık acısını çektiğim olayları öğrenebileceğim!
Ah, neler hissetmiyordu ki... Duygusuzluk vardı şu an için, dışarıdaki hava gibi. Tatminlik vardı, ağır başlılığını atarak lanet yollar, lanet kader işte aradığımı buldum diye bağırmak istercesine. Heyecan vardı, yeni birini tanıyıp tamamen özümseyecekmişçesine. Ve korku, boşluğu şimdiden hissedercesine.
Uzun zamandır içtiği en mükemmel şey olan şarabını bitirdikten sonra boş kadehi yanındaki yuvarlak cam sehpaya koydu. Başka içmek istemiyordu, belki sonra, öğreneceklerini öğrendikten sonra içebilirdi; sarhoş olana kadar, her şeyin bir rüya olduğunu sanacak kadar bilinçsizleşircesine içebilirdi. Belki buna gerek bile kalmayabilirdi.
Gece, gözükmeyen güneşin son ışıklarını da yok edip tamamen çöktü. İşte o zaman evlerdeki kıpırtıları tekrar sezdi. Bu sefer bir pencere ya da kapı oynamasını da görmemişti, zifiri karanlıkta evler şekilli kara kayalar gibi gözüküyordu. Ardından, adamın sezgilerini doğrularcasına tek tük ışıklar yandı. Adam gözlerine inanamadı ve bir şeylerin ters gittiğini hemen anladı. Işıklar evlerin içinde değil dışarıda, insanların ellerinde tuttukları meşalelerde yanıyordu.
Hayalet gibi yaşayan bu insanların böyle topluca dışarı çıkmaları, hele sessizce güç toplayan bir fırtınada dışarı çıkmaları hiç de normal gözükmüyordu. Birkaç tane zayıf meşale ışığı, kendilerini tutan insanları bile göstermeden yanıyordu ama gittikleri yönler ortaktı. İnsanlar toplanıyorlardı.
Neden? Mystagogus...
Sopasını içgüdüsel olarak kavradı ve merdivenleri uçarcasına çıktı. Hayır... Hiç kimse... Kader bile... Kimse engelleyemez... Mystagogus’u bulmak, ondan her şeyi öğrenmek, bu garip ritüeli tamamlamak şu anki paniği içinde tek düşüncesiydi ve en dramatiği hepsinin bir saniyede olmasını istiyordu.
Merdivenleri çıktıktan sonra, duvara çivilenmiş tek bir gaz lambasıyla aydınlatılan loş koridorda sola saptı. Son oda yaşlı adama ait olandı. Biliyordu. Koşarken kalp atışlarını duydu. Ne kırmızı desenli halıdan çıkan ayak seslerini ne de Mystagogus’un odasından gelen ürpertili ağlama sesini işitti. Sadece iki davul sesi, kütüphanedeki deja vusunda olduğu gibi. Aynı derecede çaresizdi, ama bu sefer üstüne doğru gelenler kaderin ordularıydılar; daha inatçı, ironik şekilde daha gerçekçi.
Loş ışığın yetişemediği gölgeler içindeki son kapıya geldi. Pürüzsüz, desensiz, upuzun bir kapı görünce şaşırdı. Üzerinde korkunç kabartmalar ve ikaz olarak yazılar yazılmış bir kapı bekliyordu. Yanlış olabileceğini düşünerek baktı ve kapının kulpunun olmadığını gördü. Ve işte o zaman o sade tahta parçası gözüne başka bir boyuta açılan bir kapı gibi gözüktü. Sessizlik o kadar yoğundu ki yaşlı adama seslenmeyi düşünemedi bile. Ürkekçe elini uzattı ve kapıya dokundu.
Kapının ani açılışıyla küçük bir çığlık attı ve gözlerini koruyarak geriledi. Koridora doluşan beyaz ışık o kadar parlaktı ki değil kapının ardına bakmak, gözlerine bile açamıyordu. Sonra ışık geri çekildi ve gözlerini açabildi. Somut bir ışık açık kapının önünde duvar örmüş, koridora taşmadan gizemlice parlıyordu.
Ve Mystagogus ışığın içinden şekillendi. Tam kapı eşiğinde durdu, vücudunun yarısı ışığa diğer yarısı da karanlığa ait şekilde... Ruhu gibi...
Yabancı tam sona ulaşacakken engellenmek istemiyordu, belki o yüzdendi bu panik. Ama Mystagogus’u gerçek haliyle gördüğünde hareketleri hissizleşti, ve yaptığı şeyler tamamen kendi kontrolünden çıktı.
Diz çöktü ve yalvardı. Rahibe yalvardı.
Şarkılar... Ne için?
Öğleyin gördüğü rüya gerçekleşmişti...
Mystagogus buğulanmış bembeyaz gözleriyle adamın yalvaran kırmızı gözlerine baktı. İkisinin de göz bebeği yoktu, sadece renklerden oluşuyordu gözler...
Korkunçtu, diğer duygular yoktu artık. Yaşlı adam sadece korkuyu veriyordu, korkuyu tattırıyordu. Işığın içinde ıstırap dolu akıl ötesi alemlerden gelmiş bir dehşet gibi gözüküyordu. Cüppesinin başlığını kafasına geçirmişti, sadece bembeyaz gözleri gözüküyordu suratında. Maddesel ışık yüzünden vücudu saydam gibi gözüküyordu, sislerden oluşmuş gibi. Cüppesi beyazdı, ama kırmızı desenlerle süslenmişti ve ürpertici bir sembolü tamamlıyordu bu desenler. Ve cüppesi gizemli rüzgarlarla uçuşuyordu, ruhundan gelen rüzgarlarla. Işığın içindeki görüntüsünde yaşlılığından eser yoktu. Bir iblise benziyordu.
“Rüyanda bileğini kesip kendi kanını akıttın.”
Kesik bilekten akan kan bittiğinde ne olur...?
“ Şimdi, gerçeğin ta kendisini yaşarken ödeyeceğin bedel ne olacak?”
Bedel lanetlenmedir...
“Sapacağın yol, daha önce karşına hiç çıkmamıştır. O yolda ilerlersin ya da ilerlemezsin, iki seçeneğinin de sonu hayırlı gözükmüyor.” Mystagogus’un ayakları yerden birkaç santim havalanmıştı. Rüzgarların rahibi havada süzülüyordu.
“Aşağı inmeyeceğiz ve bu kapının ötesine de geçmeyeceğiz. Ritüel ne mutlak dünyada ne de benim alemimde olmalı. Tut elimi.”
Mystagogus adamın ürkekçe uzattığı eli tuttu, koridorun, tavanın ve zeminin renkleri birbirine karışıp bulanık bir girdap oluşurken nerede olduğu belli olmayan zeminden gelen bir rüzgarla -rüzgarın sesi şiddetli bir depremde çatırdayan taş binaların sesiyle aynıydı- bilinmeyen bir karanlığa doğru uçmaya başladılar. Yukarıya, aşağıya, sağa ya da sola gitmiyorlardı, sanki hepsine birden yönelmişlerdi ama tek bir düzlemde yol alıyorlardı.
Yüzlerindeki deriyi geren muazzam bir hızla yol aldılar, girdabın en alt kısmından uçmaya başladılar ve onlar yükseldikçe girdap da genişledi. Mystagogus’un mengenesinde bulunan yabancı böyle bir güç karşısında sadece göz yaşı dökebildi. Göz yaşları girdapla dönerek düştüler ve kaderin belirlediği görevlerini tamamlayıp girdaba karıştılar ve görüntüleri oluşturdular. Ve yabancı görüntülerin oluşmasıyla birlikte çığlık attı, acı ve mutluluk, yaşam ve ölüm, nefret ve sevgi, lanet ve huzur, hepsi bu çığlığın içindeydi ve hepsi girdaba karıştı.
Orada bulunan tüm kitaplar hayattan koparılmış birer parçadırlar. Her kitap bir çığlık ve her konu bir gözyaşıdır.
Şekiller başta belirsiz siluetlerden ibaretti. Yavaş yavaş biçim buldular ama ne olduklarını göstermeye o kadar istekli değillerdi. Girdabın ardında onlar da dönüyorlardı, büyük bir kaos içinde savruluyorlar, birbirlerine çarpıyorlardı ve bu çarpışmalarda şekillerin bir kısmı kaybolup bir süre sonra yeniden varlık buluyorlardı. Tüm bu karışıklık ve kaybolup ardından deja vu gibi yeniden şekillenmeler ona hayatını hatırlattı.
Hayatımı görüyorum... Hayatımı... Bilmediğim geçmişimi barındıran hayatımı...
“Kader Burgacı.” dedi Mystagogus. Sesi kendiden çıkmıyordu. Sanki girdabın döndürdüğü bir rüzgarmış gibi değişik yerlerden duyuluyordu ses. Adamın dediklerinin her hecesi farklı şekilde çıkıyordu: çığlıklar, fısıltılar, bağırmalar...
Kader Burgacı.
“Mystagogus... Burada hüküm süren kim?” diye bağırdı yabancı, yaşlı adamın ruhundan gelen rüzgarların sesini bastırmak için. Ama sesi öyle çıkmadı, yankılanan fısıltılar ve çığlıklar kah çocukluğunun sesiyle kah şimdiki ses tonuyla harmanlanmıştı.
“Kader Burgacı’nın efendisi kaderdir. Düşündüğünün aksine, sen kaderi atlatıp onun arkasına geçemedin, çocuğum. Kader seni daima bekledi, senden bir adım önde ve işte: şimdi onun mekanında yükseliyoruz!”
Bu uzunluktaki bir konuşmayı dinlemek işkence gibiydi. Mystagogus’un sesi fısıltılı gülüşmelerden çığlıklı ağlaşmalara kadar değişti ve yankılanarak yitti. Ve yabancı bu işkenceye uzun süre katlanmak zorunda olduğunu anladı; çünkü hayatını, Mystagogus burada gösterecekti.
İki adam kasırga rüzgarlarının içinde girdapta ilerlerken dıştaki şekiller de ahenksizce oynaşmaya devam ettiler. Uzun bir süre sonra şekillerin değişkenliği sona erdi ve onlarca kara siluet girdabın dışında onları takip etti. Yabancı sanki bir mum ışığının siluetlerin önündeki karanlık perdeyi delip geçerek yok edebileceğini düşündü.
Ölüm karanlığında bir mum ışığı...
“Şimdi ne olacak?” diye sordu yabancı.
“Şimdi sana hayatını göstereceğim. Benim konuşmam, senin geçmişine açılan kara perdeyi kaldıracak, senin için. Sadece senin için; çünkü öyle bir kara perde hiçbir zaman olmadı.”
“Hayır! Geçmişim daima bana engellendi, şu an bile dışarıdaki şekillerin önüne karanlık çekilmiş!”
“İşte çocuğum, işte, benim, Mystagogus’un görevi karanlığın ötesini senin gözlerine göstermek!”
“Sen bir rüzgar efendisisin...”
“Öyleydim, uzun zaman önce. Artık düşmüş bir rüzgar efendisiyim ve bana bahşedilen lanet de şu an ki görevim. Lanetin bana bahşettiği ise ismim ve onun yetkileri!”
Mystagogus...
“Öyleyse söyle bana Mystagogus, bir rüzgar sürücüsü nedir?”
“Bir rüzgar sürücüsü nedir mi? Bir rüzgar sürücüsü sensin çocuğum.
“Hayır! Rüzgar binicileri yok eder,değiştirir, öldürür ve bazen öldürmekten zevk alırlar! Ben asla reşit bir rüzgar sürücüsü olmadım!”
“Geçmişini bilmeyen biri için cesur sözler... Lakin artık zamanı geldi. Kaderin huzurunda, düşmüş bir rüzgar efendisinin rüzgarları ile Kader Burgac’ında uçarken, seni geçmişinle tanıştıracağım. Rüyalarının evi kale ile başlayalım...”
5. Bölüm
Bir rüzgar sürücüsü ya da rüzgar binicisi nedir? Evet çocuğum, cevabı sensin olacaktır, daima. Kaderden kaçamazsın, kaçtığını sandığında kaçınılmaz olanı ertelemiş olursun. Bir ihanet söz konusu ve sen bu ihaneti gerçekleştirdiğinde üstündeki lanetin de fermanını imzalamış oldun.
Bu senin seçtiğin yol, kandırılmış olsan da kendi özgür iradenle bu yolda yürüyorsun, yalnız başına yürüyorsun. Eğer suçu kaderin seni esir tutmasında buluyorsan, büyük ölçüde yanılıyorsun. Ben senin yerinde olsam kadere bile inanmazdım, kader yoktur demiyorum; şu an kaderin mekanında sürüyoruz rüzgarlarımızı. Bazı şeyler olacağına varır. Bir rüzgar binicisinin yolu lanetlilikten geçer. Elimizi ateşin içine sokarsak elimiz yanar. Bunda kaderin rolü var mıdır? İşte çocuğum, rüzgar binicisi olmak da aynı şeydir, sen elini ateşe soktun ve elin yandığı için kaderi suçluyorsun.
Her şeyin bir bedeli vardır. Acı ama gerçek. Rüzgarları sürmenin bedeli ise daimi lanetliliktir. Bizler, insanların acıdığı, tiksintiyle baktığı lanetliler güruhuyuz ve insanlar, bize acıyan insanlar bizim yanımızda, ezilmeye mahkum böcekler kadar zavallılar. Bu hastalıklı bir kısır döngüdür aslında. Rüzgar efendileri güce ve lanete kavuşmanın teklifini yaptığında bu döngü başlar. Sen burada kaderin rolünü görebiliyor musun? Bana sorarsan, özgür iradeden başka bir şey görmüyorum.
Ah, lanetini yadırgamaman sana daima öğütlenir. Sen bir ölüsün, çocuğum. Bir insan olarak ölüsün. Afetten önceki dinlerin kutsal kitaplarında ölüler için ne denir bilir misin? Ölen her kimsenin ruhu, günahlarının ölçüsüne göre cehennemde yanacaktır. Lanetini bu yüzden yadırgamaman lazım; çünkü bu ekolde kendi isteğinle insanlığını öldürmenin ve böylece rüzgarlara karışmanın bedeli lanettir. Yani, sen, şu an cehennemde yanıyorsun.
Ama düşünülmeyenin gerçekleşmesi her zaman imkansız olmuyor. Sen farklısın, lanetini özümsemeyip gücünü bir kenara ittin. İnsan yönünden kalmış vicdanın bunun sebebi olabilir, vicdanının adaletsiz, katı bir biçimde doğru olan yargılaması... Ve kader diye adlandırdığın, gerçekleşmesi mutlak olan fenomeni atlatıp ona kafa tuttun, lanetini yenmeye çalıştın. Böylece lanetin, etkisini daha fazla göstermeye başladı. Devamlı lanetinle ilgilenmek, onu daha güçlü yaptı. Acının acıyı diriltmesi gibi...
Sürdüğümüz rüzgarlar –ve ruhumuzun dalgalanmaları olan rüzgarlar- günahı severler. Günahta cezbeden bir şeyler vardır, değişik bir güç ve çekicilik. Bazen ruhumuzun besini olur günah işlemek. Bu yüzden rüzgar sürücüsü olmak için günah işlemek şarttır. Ve ziyadesiyle büyük bir günah işleyerek kendini rüzgarlara bırakmak vardır ki, lanetlerin ve güçlerin en kudretlilerine sahip olursun ve teklifi yapan rüzgar efendisine adanırsın; bu onu kendisine tapacak birilerini bulmuş bir tanrı gibi yapar. Üzgünüm ki, kuzey rüzgarının sahibi böyle bıraktı kendini rüzgarlara... Yine üzgünüm ki, sen, güney rüzgarının binicisi, sen de öylesin.
***
Yürüyordu. Yalnız başına, geçmişiyle beraber. Sonsuz görünen otlak denizinin içinde yalpalaya yalpalaya yürüyordu. Gökyüzü griydi ve hava durgundu. Renkler solmuştu, her şey anlamını yitirmiş gibi duygusuzlaşmıştı dünya. Rüzgar esmiyordu, salınıvermek için havanın içinde, bir şeyin olmasını bekliyordu sanki. Fırtına öncesi sessizlik gibi...
Bedeni o arazide yürüyordu ama düşünceleri onu çok uzaklara götürmüştü. Kader Burgacı... Ne olmuştu...? Ne olduğunun ne önemi vardı ki? Geçmişini öğrenmişti. Yolculuğu tamamlanmıştı. Niye tatminlik duygusu hissetmiyordu? Zafer, mutluluk, huzur, nerelerdeydi bu özlenmiş hisler? Kayıp mı olmuştu bu duygu hanları, yoksa onları çıkmaz bir sokakta mı aramıştı?
Boşluk da hissetmiyordu. Yaşlı rahibin sözünü ettiği nihai zafer boşluğundan da eser yoktu. Hissettiği hiçlikti, ya da hislerin olmadığı bir denizdeydi. Ama ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Göğsü ya da göğsünün içinde bir yer tarifsiz biçimde yanıyordu, sanki kalbi acıyordu. Yutkunuşları boğazında düğümleniyordu. Bu kadar acı verecek ne günah işlemiş olabilirdi? Mystagogus’un anlatmadığı, cevabını vermediği tek soru buydu.
Yaşlı adam görevini tamamlamıştı. Yolcu, Kader Burgacı’ndan çıktıktan sonra hayatında ikinci defa rüzgarları sürmüş ve böylece oradan uzaklaşmıştı. Mystagogus’un isteğiydi bu. Günlerden beri kaldığı o evden gecenin içinde uzaklaşırken göz ucuyla arkasına bakmış ve yaşlı rahibi linç etmek için eve giren isyankar köylüleri görmüştü. Doğrusu düşmüş rüzgar efendisinin akıbetini pek merak etmiyordu...
Nereye gidebileceğini bilmiyordu. On yıllarca kendi geçmişinin peşinden koşmuş, bu süreçte yüzlerce şehir ve bölge geçmişti. Ama artık yolu bitmişti, yolun bittiği yerde bilinmeyene uzanan bir patika vardı ve o patikada istemeden yürüyordu. Hayatının özü buydu, boş boş gülerek böyle özetledi hayatını.
Gün geceye kaydı ve gece de güne. Rüzgarla salınan otların arasındaki adam, lanetli ve amaçsız rüzgar binicisi hiç durmadan ilerlemeye devam etti. Amaçsızdı ama amaçların en kutsalını taşıyormuş gibi yol aldı gece boyunca. Gecenin kara perdesi diyarlardan kalktıktan sonra adamın yorgunluğu baş gösterdi. Umutsuzluğu, benliğini tamamen sardı ve mükemmel bir düzenle hareket eden bacaklar tökezledi, adam yürümeye ayaklarını sürüye sürüye devam etti. Ama henüz kendini tamamen koy vermemişti; çünkü sorularının tüm cevaplarını öğrenememişti. Kafasının içinde küçük bir soru işareti kalmıştı, küçük ama onu bu hale getirmiş kadar da büyük...
Devamlı aynı yönde ilerliyordu, nedeni yoktu ama yolun sonunda neyle karşılaşacağını sezmişti. Eski bir özlem içini sarmıştı, fırtınaya yakalanmasından önce olduğu gibi... Dalgaların sesini duyar gibi oluyordu, ürpertici deniz, rüzgar sürücüsünü bekliyordu.
Akşam karanlığı yaklaşırken gökyüzünün grisi koyulaştı. Şimşekler, diyarı soğuk ışık huzmeleriyle yıkarken, bulutlar vahşi rüzgarlarla hareket etmeye başladılar. Ama yağmur yağmadı. Yabancının göğsündeki sızı arttı. Ve adam ironik kutsal çemberinin tamamlandığını hissederek arkasına, kuzeye döndü ve bekledi.
Uzak kuzeyden şiddetli bir kasırga geliyordu. Rüzgarlar gecenin karasını kapmışlardı ve estikleri yerleri karanlığa bulayarak yaklaşıyorlardı. Bitki örtüsü rüzgarlara delicesine eşlik ediyordu. Sanki rüzgar maddeselleşmişti ve diyarı kavurarak geliyordu. Yaklaşan kasırganın sesi duyuluyordu, binlerce çığlık, uluma ve uğuldama. Devamlı bir ağlama vardı sesin içinde. Tüm o kakofoninin içinde bir yerde sakınmayı öneren –ve gerektiren- bir ağlama sesi... İnsana değişik bir huzur hissettiren arazi artık kuzey yönünde büyük bir sapıklıkla doluydu. Kasırga rüzgarları güneye doğru ilerlerken somutlaşarak zikzaklar çiziyor, yukarı aşağı hareket ediyor ve kasırganın kaosunu ustalıkla sergiliyorlardı. Bu lanetli tiyatrodaki her oyuncunun bir günah olduğu ve varlıklarının bile yaşam için zararlı olduğu açıkça hissediliyordu. Kuzey tarafında biri rüzgarları sürüyordu...
Yabancı, kasırganın gelişini ve tam karşısında durgunlaşışını izledi. Rüzgarlar birleşti ve bir insan figürünü meydana getirdi.
“Boreas, güney rüzgarı... Sonunda karşılaştık.”
Boreas...
Yabancı, Boreas, ismini söyleyen kişiyi sessizce süzdü. Ne bir tepki verdi ne de bir kelime etti.
“Seni bulmak oldukça uzun zamanımı aldı, kader arkadaşım. Rüzgarları kullanmasaydın seni bulmaktan umudumu kesecektim. Ama sen onları kullandın, rüzgarları sürdün. Hayatında ikinci kez oldu bu. Gücünün özünü tattın ve ona kucak açtın. Ve ben, seni buldum. Artık, eskisi gibi, beraberiz.”
Boreas, uzun süre adamın gözlerinin içine baktı. Ve ardından soğukça konuştu. “Hayır, kuzey rüzgarı... Hayır, Auester... Beraber olmayacağız. Arkadaş olduğumuz zaman tarihin rüzgarlarına kapılıp uzaklara savruldu. Yüzyıllar önce, Yıkım gerçekleşmeden, bize –hayır- sana teklif sunulmadan evveldi bizim arkadaşlığımız.”
“Öyleyse geçen yüzyıllar boşunaymış zira gücünü özümsemediğin sözlerinden belli oluyor. Yaptığının –ya da yapmadığının!- ne kadar büyük bir ahmaklık olduğunu görmüyor musun!? Sana bahşedilen güce sahip çık ve lanetini benimse! Böylece acı çekmeyeceksin.”
“Lanetimle yüzleştim, Auester. Ben kazandım... Lakin boş bir zafer bu. Yüzleşme lanetin etkilerini kaldırmadı. Lanetin etkilerini hiçbir şey kaldıramaz. Artık her şeyi biliyorum. Tatlı sesinin ardındaki yalanları ve boş vaatlerini şu an bile sezebiliyorum.”
“Öyleyse, düşmüş rüzgar efendisinin ölümüne şahit oldun ve sen kendin artık bir rüzgar efendisi olabilirsin! Yalvarırım Boreas, sana yalvarırım gücünün farkına var, onu kullan! Diyarlarda esen fırtınalara sahip olalım seninle!”
“Hayır, Auester. Seni en son dinlediğim zaman Kale’deydik. Babamın –senin amcanın- evinde, imparatorluğumuzun kalbinde. Artık varolmayan bir yer ve zamandaydık. Seni dinledim ve işte: yüzyıllarca işkence, işkence ve işkence.
“Boreas... O hastalığın tedavisinin bulunduğuna hala inanıyorsun... Yıkım alametlerinden biriydi o; amansız salgın, ölüm seli. Bir haftada tüm ülkeye sıçradı ve o bir haftada ülke nüfusunun yarısı öldü. Kale’ye girmesi kaçınılmazdı. Oradan derhal uzaklaşmamız gerekiyordu. Ama baban imparatorluğunu ölümcül bir salgına terk edip kaçmayacak kadar gururlu bir adamdı. Ahmaklıktı yaptığı... Hastalığa yakalandığı zamanı hatırlıyor olmalısın, derisi nasıl da pul pul dökülüyordu. Baban pul pul dökülüyordu ve imparatorluğu da aynı şekilde parça parça dağılıyordu. Her yerde mutlak ölüm vardı. Kale’de kaldığımız her saniye bizi bu feci ölüme yaklaştırıyordu. Oradan uzaklaşmamız gerekiyordu, uçarcasına uzaklaşmamız. Ve derisi dökülenlerin ölüm çığlıkları arasında bana teklif geldi, burçlar arasında geceyi umutsuzca seyrederken... Teklif oldukça basitti: bir rüzgar binicisi olup oradan kaçabilecektim... Bunun için küçük bir günah gerekiyordu. Ve sen, geride bırakamayacağım arkadaşım, sen bu günahın kuklası oldun. Rüzgar efendisine önerimi sunduğumda oldukça hoşuna gitti ve kabul etti. Benim günahım sen olacaktın ve senin günahınla sen de kurtulmuş olacaktın. Böylece seni kandırdım ve ihanetini gerçekleştirdin.”
İhanet... Boreas’ın büyük günahı, büyük gücünün ve büyük lanetinin kaynağı. Boreas’ın öğrenemediği şey... Ve Auester konuyu ihanete getirip susmuştu.
“İhanet... Bana ondan söz et... Bana ihaneti anlat!” Boreas, sesindeki titremeye engel olamıyordu ve sesteki zavallılık Auester’i cesaretlendirdi.
“Ah, bunu bilmiyorsun demek... Başrolünde kendinin olduğu bu olayın, yüzyıllarını bu şekilde geçirmeni sağlayan olayın ne olduğunu bilememek oldukça acı veriyor olmalı, değil mi arkadaşım? Değil mi kuzenim? Lanetinin üzerine gitmen onu ne kadar da güçlendirmiş. Kazandığın zafer ne kadar da zavallıymış!”
“Zaferimin boş olduğunu söylemiştim, Auester. Bu yolu seçeceğime o ölüme yenik düşmeyi yeğlerdim... Neden beni geride bırakmadın, neden beni de lanetli kaderine ortak ettin...? Tüm bunların bedeli ne olacak?”
“Her şey bizim elimizde, kuzenim. Geride bıraktıklarımızı unutup sadece önümüze bakalım. Şiddetli rüzgarlara kapılalım ve beraber uçalım. Bunu yapabiliriz, Boreas.” Auester konuşmasını bitirir bitirmez etrafındaki hava dalgalandı ve Boreas’a doğru şiddetli rüzgarlar uçuşmaya başladı.
Güney rüzgarının sahibinin boynuna doladığı atkısı ve saçları uçuştu. Gözlerindeki kızıllık artıp nefretsel bir bakışa büründü. “Rüzgarlarını benden uzak tut çünkü ruhuma asla erişemezler. Ve söyle bana, Auester, ihaneti söyle bana.
Ama Auester rüzgarlarını daha da şiddetlendirdi. Uzuvlarından çıkan maddesel rüzgarlar dalgalanarak Boreas’ın vücudunda gezindiler. Omuzlarından, göğsünden ve vücudunun diğer taraflarından fışkıran rüzgarlar uzun kollar gibiydi ve adam çok kollu bir dehşete benzedi. Amacı rüzgarları kullanarak Boreas’ın ruhuna dokunup rüzgarların kirli tohumlarını boşaltmaktı. Böylece, madde bağımlılığında olduğu gibi, rüzgarların dokunuşunu ruhunda bir kez hisseden Boreas, rüzgarlara bağımlı hale gelecekti.
“Hayır!” Boreas öfkeyle bağırdı ve etrafındaki hava bulanıklaşıp dalgalandı. Harflerin ağzından çıkmasıyla beraber tüm vücudundan güçlü bir hava dalgası yayıldı ve tam önünde rüzgardan bir kalkan oluşturdu. Auester’in onlarca rüzgardan kolu tıslayarak havaya karıştı ve bu karışım sırasında oluşan hava akımı sayesinde meydana gelen minicik girdaplar döne döne bulutlara karıştılar.
“Pekala, kuzenim. Kaderine boyun eğmeyeceğini görüyorum. Bunu anlayamıyorum. Geri çevirdiğin gücün büyüklüğüne bak, Boreas. Koca bir dağı toz olana kadar eritebilirsin ve küçük bir toz katmanından koca bir dağı var edebilirsin! Rüyaların sana fısıldadığı bu sembolik cümlenin anlamını bir düşün. Düşün ve kararını ver!”
“Auester... Benim için iyi bir arkadaş oldun. Kan kardeşi gibiydik. Ta ki bu hale gelene kadar. Ölümün anlık bir olay olduğunu biliyor olmalısın, Auester. İşlediğin cinayetlerde bunu kavramış olmalısın, küçük bir an ve kurbanın ölür. Her şey o ana bağlıdır. Birkaç saniye... Karar verirsin; ölürsün ya da öldürürsün. O birkaç saniye insanın somut ve soyut hayatında ve kaderinde bir dönüm noktasıdır. Ölen insan için kendisinin, öldüren içinse kurbanının dönüm noktası... Biz o anları çoktan yaşadık, Auester... Sen lanete açılan teklifi kabul ettiğinde ve ben... Sana inandığımda.”
“Sevgin ve pişmanlığın hala devam ediyor olamaz... Seni neden kaderime ortak ettiğimi bilmek istiyorsun demek... Pekala, o an için, o iğrençlik kalesinde seni kandırmaktan başka mantıklı bir günah yoktu! Kimseyi öldüremezdim. Kendi hayatım için olsa bile, kimseye doğrudan zarar veremezdim. Sen benim kurtuluşumdun. Ama bu kadar değil... Seninle beraber büyüdüğümüz onca yıl ve dostluğumuz adına, seni arkada bırakmak istemedim! Ve işleyeceğim günahın planı kafamda oluşurken ikimizin de kurtuluşunu hazırlamış oluyordum. Bunda kötülük arayamazsın, Boreas. Ah, sevgili Boreas, ben senin hayatını kurtardım! Ve şimdi dostluğumuzun devamı için sana geldim. Beni dinle, Boreas ve rüzgarların gücünü kullan. Lanetini daha fazla yadırgama. Beraber gökyüzüne yükselip rüzgarlarımızı sürelim, güneyin gücüyle kuzeyin gücü birleşsin ve sen rüzgar efendiliğine yükselirken tufanlarımız diyarları kavursun! Gel, Boreas ve teklifimi kabul et, eski günlerdeki gibi beraber olalım ve görkemli yeni günlere rüzgarlarımızı sürelim!”
Boreas kızıl gözlerini yere dikti ve uzun saniyeler boyunca öyle kaldı. Ta ki uzak göklerde bir uyarı gibi şimşekler çakana dek. Gözlerini kaldırdı ve çocukluk arkadaşı Auester’e dikti. Sesi çatal çatal çıktı. “Teklifini kabul ediyorum.” Bu, söylediği tek yalandı.
Auester yüzünde keskin bir zafer ifadesiyle kollarını iki yana açtı ve Boreas’a doğru yavaşça ilerlemeye başladı. Boreas onu izledi. Her adımı bir yüzyıldı. Her adımı bir yüzyıllık işkenceydi. Her adımı Boreas’ın geçmişini unutuşuydu. Her adımı yalandı, nefret ve ihanetti. Boreas da kollarını yana açtı ve kendisini kucaklamaya gelen arkadaşını bekledi.
Auester yaklaştı ve Boreas onu bekledi. Bir an için gözlerini kapadı ve toz tanesi kadar küçüklükteki bir süre boyunca ihanet aklına işlendi. Gözlerini açtı ve belindeki ağır çelikten, uzun namlulu antik altıpatları çekerken konuştu. “Sözlerin yalan kokuyor, Auester.”
İlk kurşunun ateşlenmesiyle Auester rüzgarların dizginlerine asıldı ve kollarıyla ayaklarından itibaren havaya karışmaya başladı.
Boreas gözünü kırptı, göz kapağı kapandı.
İlk kurşun adamın soyutlaşmış uzuvlarını zararsızca delip geçmesiyle boşa gitti.
İkinci kurşun omzunun olması gereken yerden vızıldayarak geçti.
Üçüncü kurşun adamın havaya karışmış kafasından geçti, alnı olması gereken yerden.
Boreas’ın göz kapağı açıldı.
Dördüncü kurşun, dosdoğru adamın göğsüne gitti, havaya karışmayı bekleyen son uzvuna öldürmek için girdi. Ne bir çığlık ne bir lanet sözcüğü duyuldu. Auester yere düştü, sadece kurşun yarasını almış göğsü gözüküyordu. Vücudunun diğer kısımları rüzgarlara karışmıştı. Ve güney rüzgarının sürücüsü Auester öylece öldü. Lanetli varlık için kimse ağıt yakmadı, kimse arkasından üzülmedi. Auester iki düzlem arasında sıkışıp ölmüştü, böyle bir ölüm ölünün ruhu için edebi işkence demekti. Boreas bunu biliyordu, eski arkadaşının edebi akıbetine ne sevindi ne de üzüldü. Auester elini ateşe sokmuştu ve sonucuna katlanmalıydı. Sonsuza kadar olsa bile.
Boreas oradan ayrıldı. Rüzgar binicisi olduktan sonra işlediği tek cinayet bu değildi, birçok cinayet işlemişti ama her zaman için buna mecbur olduğunu düşünmüştü. Yaşamak için öldür. Hiçbir zaman zevk için öldürmemişti. Auester’i öldürmesi de bu düsturunda istisna değildi.
Güney rüzgarının sürücüsü, güneye uzanan yoluna devam etti. O eski yolcudan eser yoktu; bir zamanların umutlu ve azimli yolcusu ölmüş, yerine derin bir trans içinde yalpalayarak yürüyen umudu unutmuş bu kişi gelmişti. Aklında aynı ses kendini yineliyordu. Kulaklarındaki görünmez bir tıkaç sesin dışarı akmasını engelliyordu ve böylece ses tüm damarlarında dolaşıp adama feci bir işkenceyi tattırıyordu.
Sevgin ve pişmanlığın hala devam ediyor olamaz...
Bir gün boyunca yol aldıktan sonra transından çıktı ve dizleri üstüne çöktü. “Ben ne yaptım böyle?” Feryadı cansız diyarda havaya karışıp yitti.
Benim günahımı kimseler, isteseler bile, alamazlar... Ben ne yaptım böyle...?
Ne su içti ne de bir şeyler yedi, düşe kalka ıssız arazilerde ilerledi. Gece çöktü ve anca o zaman durmak zorunda kaldı, o da kendi iradesiyle değil, vücudunun zoraki iflasıyla. Yüksek otların arasında yığıldı kaldı. Sabaha kadar orada öylece uyudu. Gariptir ki soğuk adama dokunmadı. Soyut bir şey adamın üstünde kat kat yorganlar oluşturmuş gibi, sıcacık bir uyku oldu bu. Gözlerini gri gökyüzüne açtı. Bir rüya görmüştü.
Adama buruk bir tebessüm yaşattıran bir şeyle karşılaştı ayağa kalkınca. İleride, otların bitiminde kahverengi sahil uzanıyordu ve onun ardında da iç çeken deniz...
Kumsala kadar bomboş bir kafayla yürüdü. Ne yapacağından emin olmayan, kaybolmuş küçük bir çocuğun hissettikleriyle aynıydı hisleri, tarifsiz bir duygu bulamacı... Nemli kumlara oturdu ve çıkınından beyaz bir kağıtla mürekkepli kalemini çıkardı. Ve gözleri dolu dolu, kağıdı net olarak göremeden, bir şeyler yazdı. Yazısını bitirdiğinde gözlerindeki yaşlar boşaldı. Ayağa kalktı ve ayakları sakin denizin mıymıntıya benzer gelgitiyle ıslanana kadar ilerledi.
Gökyüzü griydi. Güneşten eser yoktu. Güneşin kendisine gerçek bir veda ettiğini düşününce yutkunuşu boğazında düğümlendi. Deniz de griydi. Suyun sakinliğini seyrederken, denizin asla huzur veremeyeceğini anladı. Mystagogus’un evine gitmeden önce denizle konuşmuştu. Canlı olsan, cevap verir miydin bana?
“Derdimi paylaşır mıydın? Göz yaşlarıma dokunur muydun? Ey deniz, söyle bana...”
Göğsündeki sızı artarken denizin görünümünde kendisini cezbeden şeyi asla öğrenemeyeceğini fark etti. Belki öyle bir şey yoktu, ne bir davetkarlık ne bir cezbelendiricilik. Ama hissettikleri...
Yazdığı kâğıdı göğsüne bastırdı ve diğer eliyle tek mermisi kalmış tabancayı çıkardı. Yaşlı rahipten aldığı silah... Kaderinin oyuncağı. Denizin ardını görürmüşçesine gözlerini çok uzakta bir yere dikti ve silahı başına dayadı.
Yağan hayal kırıklığıysa, yolcunun izleri silinir tüm yol boyunca.
“…Ve savunacak başka rüyalarım yok…”
Tetiği çekti. Yolcunun cesedi hafif gelgitin içine düştü. Gece bastırdığında tamamen suya karışacaktı. Ne de olsa deniz davetkârdı...
Ama göğsüne bastırdığı kâğıt adam yere yığılırken oradan sıyrıldı ve hafif bir rüzgârla uçtu, çok uzaklara doğru aheste aheste süzüldü.
Gökyüzü dayanamadı ve buruk bir yağmurla, hafifçe ağladı.
Bir rüzgar sürücüsü nedir? Bunu asla tam olarak bilemeyeceğim ve kimsenin de bildiğini sanmıyorum. Ama yaşlı adam kendine göre haklıydı; ben, kabullenmesem de bir rüzgar sürücüsüyüm. Lanetimi özümsemeyip gücümü bir kenara itsem de, bir rüzgar sürücüsüyüm. Kaderin isteğiyle ya da kadersizliğimle, ben bunun acısını çektim. Hayatlarımız anlık oyunlara bağlı, bunu sorgulayabiliriz ama asla değiştiremeyiz. Bunu kabullenemem, yüzyıllar boyunca da kabullenmedim. Kesik bilek daima kanıyordu. Ve bugün akan kan duracak, çünkü akacak kan bitti... Bitti.
Gece bir rüya gördüm. Sen vardın. Büyük bir karanlığın içinde güzelliğinle parıldıyordun. Uzun, sarımsı ipekten saçların dalgalanıyordu. Kristalimsi, elmas kadar güzel olan yeşim gözlerin ışıldayarak bana bakıyordu. Küçük dudakların muzip bir gülümsemeyle ay parçası gibi bükülmüştü. Yüzün her zamanki muazzam güzelliğiyle sanki ışıklar saçıyordu. Şeffaf, ipeksi bir elbise mükemmel hatlarını gözlerim önüne sermişti. Tüm güzelliğin ve davetkarlığınla bana bakıyordun. Yüzyıllar boyunca görmediğim sen, karşımdaydın. Yüzyıllar boyunca unuttuğum. Sen, sen benim Lethe’m.
Ama... Biliyorum, seni ben öldürdüm. Hayır, ben öldürmedim! Fakat... Benim sayemde öldün... Bu da aynı şey değil midir? Ah bir tanem... Sen de o ölümcül hastalığa yakalanmıştın. Yavaş yavaş, iğrençlik içinde ölüyordun. Ama tedavinin olabileceğini söyledin bana. Ateş nöbetinin içinde rüyanda gelmişti sana tedavinin formülü. Senin gibi melek bir insana belki de tanrıdan bir hediye. Yapılsaydı, işe yarayacağından eminim... Ama Auester beni kandırmıştı. Kirli oyununa beni bulaştırdı. Beni kandırdı, senin beni aldattığını fısıldadı yüreğime. Binlerce kez özür dilerim ki bir tanem, inandım. Ve sen bana tedavinin formülünü verip seni iyileştirecek ilacı beklerken, ben onun yerine bir zehir yaptım ve tedavi diye sana içirdim. Tutkum ve kıskançlığımla körleşmiştim... Üzgünüm, sevgilim. Seni kurtaramadım... Ailemi kurtaramadım... İmparatorluğumu kurtaramadım... Bunun ağırlığını taşımanın zorluğunu kimse bilemez. Pişmanlığım ve sana olan sevgim hala devam ediyor, Kale’den Auester ile birlikte rüzgarlarımızı sürerek uzaklaştığımız o günkü kadar yoğun olarak. Ama oyunun anlık olabileceğini bilmiyordum... Hayatımıza kısa bir anın yön verebileceğini bilmiyordum... Bunu halen kabullenemiyorum. Sana ihanet ettim, yalnız yürüdüm. Bedel lanetlenmeydi, bunu yaşadım.
Beni affedebilir misin bilmiyorum... Ölüm tek kurtuluşum... Yanına geleceğimi umuyorum. Rüyamda söylediğin gibi.
Bana gel... Bana gel...
*Boreas: Latince, güney rüzgarı.
*Mystagogus: Latince, yabancılara kutsal yerleri gösteren rahibe verilen isim.
*Auester: Latince, kuzey rüzgarı.
2002
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder